Sağlıklı Beslenme Kuralları ve Bilmeniz Gerekenler

Beslenme, insanın büyüme, gelişme, sağlıklı ve üretken olarak uzun süre yaşaması için gerekli olan besin öğelerini yeterli miktarlarda alıp vücudunda kullanmasıdır. Bu öğelerin herhangi biri alınmadığında veya gereğinden az yada çok alındığında, büyüme ve gelişmenin engellendiği ve sağlığın bozulduğu bilimsel olarak ortaya konmuştur. Vücudun büyüme ve gelişmesi, verimli çalışması, dış etkenlere ve hastalıklara karşı dirençli olabilmesi için sağlığın temelini oluşturan yeterli ve dengeli beslenme önemlidir.

Yeterli ve Dengeli Beslenme

Vücudun büyümesi, dokuların yenilenmesi ve çalışması için gerekli olan besin öğelerinin her birinin yeterli miktarlarda alınması ve vücutta uygun şekilde kullanılması “yeterli ve dengeli beslenme” dir. Besin öğeleri vücudun gereksinmeleri düzeyinde alınamazsa, yeterli enerji oluşmadığı ve vücut dokuları yapılamadığından “yetersiz beslenme” durumu oluşur.

Birey yeterince yemesine karşın, uygun seçim yapamadığı ya da yanlış pişirme yöntemi uyguladığı zaman bu besin öğelerinin bazılarını alamayabilir. Bu durumda, o besin öğesinin vücut çalışmasındaki işlevi yerine getirilemediğinden yine sağlık bozukluğu oluşur. Bu durum da “dengesiz beslenmedir”.

Besin Öğeleri ve Vücut Çalışmasındaki Etkinlikleri

İnsanın gereksinmesi olan ve besinlerin bileşiminde yer alan 40’ı aşkın besin öğesi kimyasal yapılarına ve vücut çalışmasındaki etkinliklerine göre 6 grupta toplanır. Bunlar; proteinler, yağlar, karbonhidratlar, madenler, vitaminler ve sudur.

Proteinler: Proteinler hücrelerin esas yapısını oluşturur. Belirli hücreler birleşerek vücut organları ve dokuları yapılır.Protein, büyüme ve gelişme için en önemli besin öğesidir. Birçok hücre zamanla ölür ve yenileri yapılır. Bu nedenle proteinler, hücrelerin sürekliliği için de önemli bir besin öğesidir. Vücudun savunma sistemlerinin, vücut çalışmasını düzenleyen enzimlerin, bazı hormonların da esas yapıları proteindir. Protein aynı zamanda vücutta enerji kaynağı olarak da kullanılır. Yetişkin insan vücudunun ortalama % 16’sı proteinden oluşur. Bu depo şeklinde değil, çalışan ve belirli ödevler yapan hücreler şeklindedir.

Yağlar: Yetişkin insan vücudunun ortalama %18’i yağdır. Birey harcadığından çok yediğinde vücudun yağ oranı artar, harcadığından az yediğinde ise azalır. Bu nedenle vücut yağı insanın başlıca enerji deposudur. Enerji kaynağı olmadığında, vücuttaki yağ deposu kullanılır. Yağ en çok enerji veren besin öğesidir. Vitaminlerin bir bölümü vücuda yağla alınır. Yağ doygunluk hissi verir. Derialtı yağı vücut ısısını kontrol eder. Yağlar bileşimlerinde bulunan yağ asitlerine göre 3 gruba ayrılırlar;

  • a) Doymuş yağ asitleri ( tereyağı, içyağı, vb.)
  • b) Tekli doymamış yağ asitleri (zeytin yağı)
  • c) Çoklu doymamış yağ asitleri (ayçiçekyağı, mısırözüyağı, soya yağı vb.)

Karbonhidratlar: Karbonhidratların başlıca görevi vücuda enerji sağlamasıdır. Günlük enerjimizin çoğunu karbonhidratlardan sağlarız. İnsan vücudunda karbonhidratlar çok az miktarda glikojen olarak bulunur. Glikojen en çok karaciğerde yer alır. Diğer organlarda ve kaslarda da bir miktar glikojen bulunur. Kanda glikoz şeklinde belirli miktarda bulunması, dokulara sürekli enerji sağlanması bakımından önemlidir. Yetişkin insan vücudundaki toplam karbonhidrat miktarı % 1’in altındadır.

Mineraller(Madenler): Yetişkin insan vücudunun ortalama %6’sı madenlerden oluşmuştur. Madenlerin bir bölümü iskelet ve dişlerin yapıtaşıdır. Diğer bir bölümü vücut suyunun dengede tutulmasını sağlar. Bazı madenler, vücutta besin öğelerinden enerji oluşmasında ve zorunlu oksijenin taşınmasında gereklidir. Bazı madenler de vücudun çalışmasını düzenleyen enzimlerin bileşiminde yer alır.

Vitaminler: Vitaminlerin bir bölümü, besinlerle aldığımız karbonhidrat, yağ ve proteinden enerji elde edilmesine ve hücrelerin oluşması ile ilgili biyokimyasal olayların düzenlenmesine yardımcı olurlar. Bazı vitaminler, kalsiyum ve fosfor gibi madenlerin kemik ve dişlere yerleşmesine yardımcıdır. Bazı vitaminler de vücut için gerekli bazı besin öğelerinin bozulmadan işlevini sürdürmesi ve bazı zararlı maddelerin etkilerinin azaltılmasında yardımcıdırlar.

Su: Su, besinlerin sindirimi, dokulara taşınmaları, hücrelerde kullanılmaları sonucu oluşan zararlı atıkların ve vücutta oluşan fazla ısının atılması için gereklidir. Vücuttaki bütün kimyasal olaylar çözelti içinde oluştuğundan, vücutta yeterince su bulunması yaşam için zorunludur. Yetişkin insan vücudunun ortalama %59’u sudur. Bebeklerin vücudunda su oranı yetişkinlerden daha yüksektir. Bütün besin öğeleri birlikte alındığında vücut normal büyüme ve gelişimini, sağlıklı ve güçlü çalışmasını sürdürür.

Günlük Alınması Gereken Besinler

Yeterli ve dengeli beslenmek için değişik yaş, cinsiyet ve özel durumlardaki bireylerin enerji ve besin öğeleri gereksinmeleri farklıdır. Besinlerimiz, içerdikleri besin öğelerinin türleri ve miktarları yönünden farklıdır. Bazı besinler proteinden, bazıları karbonhidrattan zengindir. Bu nedenle, besinlerimizi, besleyici değerleri yönünden 4 grup altında toplayabiliriz. Bu grup içinde yer alan besinler, birbirinin yerini tutar. Günlük beslenmemizde her gruptan besin bulunur ve bunların miktarları gereksinmemize uygun olursa, yeterli ve dengeli besleniriz:

Grup 1: Süt ve sütten yapılan yiyecekler: Bu grup kalsiyum için en iyi kaynaktır. Süt, yoğurt, peynir, çökelek, süt ile yapılan tatlılar bu gruba girer. Bu gruptaki yiyeceklerin herhangi birinden veya bir kaçından günde 2 porsiyon yenilmelidir. En az bir büyük su bardağı süt veya yoğurt, iki kibrit kutusu büyüklükte peynir, bir küçük kase muhallebi veya sütlaç bir porsiyon kabul edilir. Bu gruptaki yiyecekler özellikle büyümekte olan çocuklar, gebe ve emzikli kadınlar ile yaşlılar için önemlidir. Yetişkin ve normal durumda olan kişilere günde iki porsiyon, çocuklar, gebe-emzikli kadınlar ve yaşlılar 3-4 porsiyon almalıdır.

Grup 2: Et, tavuk, balık, yumurta, kuru nohut, fasulye, mercimek, ve bu besinlerden yapılan ürünler: Bu gruptaki besinler protein, B vitaminleri ve demirden zengindir. Enerji de verirler. Herhangi birinden ya da bir kaçından her gün 2 porsiyon yenilmelidir. Bu grup besinler, öğle ve akşam birinci yemeği oluşturur. Öğünlerden birinde kurubaklagil, birinde etli sebze yemeği yeterlidir. Etin yerine balık veya tavuk da yenilebilir. Gençler, gebe-emzikli kadınlar bu gruptan 3 porsiyon almalıdır.

Grup 3: Taze sebze ve meyveler: C vitamini, birçok vitamin ve mineral gereksinmemizi bu gruptan karşılarız. Karnabahar, kereviz, patlıcan, enginar, pancar, kabak, domates, salatalık, biber, yeşil yapraklı sebze ve otlar, havuç, her türlü meyveler bu gruba girer. Bu gruptaki yiyeceklerin herhangi birinden veya bir kaçının karışımından her gün 5-7 porsiyon yenilmelidir.

Grup 4: Tahıllar ve tahıllardan yapılan yiyecekler: Bu grup temel enerji kaynağımızı oluşturur. Ekmek, makarna, şehriye, pirinç, bulgur, kuskus, börekler, un ve irmikten yapılan tatlılar bu gruptandır. Ekmek, her öğün yediğimiz yiyecektir.Yetişkin bir kişi için öğünlerde bile 1-2 orta dilim ekmek yeterlidir. Hareketi fazla olan kişiler bunun iki üç katını yiyeceği gibi, daha çok oturarak iş yapan kişilerin bir porsiyondan fazla yemelerine gerek yoktur. Hareketli kişiler yaptıkları işin derecesine göre 2-3 porsiyon yiyebilirler. Bu gruptan günde 4-6 porsiyon yenilmelidir.

Bu gruplarda belirtilmeyen, fakat yiyeceklerimize lezzet vermek için kullandığımız yağlar, şeker, salça ve baharat vardır. Şeker ve şekerli tatlılar vücuda sadece enerji sağladığından bunların fazla tüketilmesi şişmanlığa neden olur. Beden hareketi çok olan işçiler ve sporcular her yemekte tatlı yiyebilirler.Günlük yediğimiz yağların aşağı yukarı yarısı, yiyeceklerimizin bileşiminden gelir. Özellikle etle pişirilen yemeklere ilaveten yağ koymaya gerek yoktur. Katı ve sıvı yağlardan dengeli bir şekilde yenmelidir. Günlük bir kişinin alacağı yağ miktarı 20-30 g. (2-3 silme yemek kaşığı) kadardır. Bu yağın 1/3 ü bitkisel sıvı yağlar, 1/3ü zeytin yağı, 1/3 ü katı yağ olmalıdır.

Besinlerin hazırlanmaları sırasında uygulanması gereken bazı kurallar vardır ve bunların uygulanması sağlık ve temizlik açısından önemlidir. Bu kurallara uyulmadığı takdirde besin zehirlenmeleri meydana gelir. Bu kurallar şöyle sıralanabilir:

  • Sağlam, zedelenmemiş, bozuk olmayan besinler seçilmeli ve satın alınmalıdır.
  • Besinlerin hazırlanma, saklanma ve servis edilmeleri sırasında hastalık etmeni mikroorganizmalar ile kirlenmesi önlenmelidir
  • Hastalık yapabilecek şüpheli besinler, özellikle küflenmiş olanlar yenilmemelidir.
  • Zehirli mantarları gözle ayırt etmek mümkün olmadığı için kültür mantarları dışında mantar tüketilmemelidir.
  • Hazırlama, saklama ve servis sırasında kullanılan araç, gereçlerde mikroorganizmaların çoğalması önlenmelidir.
  • Mutfak ve yemek yenen yerlerin temizliğine özen gösterilmelidir. Çiğ yenecek sebze ve meyveler, pişirilecek taze sebzeler ve kuru meyveler, temizlenmiş ve pişmeye hazır tavuk, balık, parça etler ve yumurta iyice yıkanmalıdır.
  • Sebze ve meyveler toz, topraklarından ve ilaç kalıntılarından temizlenmesi için bir müddet su dolu bir kapta bekletildikten sonra, bol su ile birkaç kez yıkanmalıdır.
  • Herhangi bir haşere ve mikroorganizma bulaşmasından kuşkulanılırsa, taze sebzeler 20 dakika tuzlu veya klorlu suda bekletilmelidir.
  • Besinlerin bakteriler tarafından çıkarılan toksinlerden başka zehirli maddelerle karışması veya kirlenmesi önlenmelidir.Özellikle temizlik maddeleri, DDT gibi haşere öldürücü ilaçlardan sakınmalıdır.Bu gibi maddeler besinlerden uzak yerlerde; örneğin depo olarak kullanılan ayrı oda veya kilerlerde, etiketlenmiş olarak saklanmalıdır.
  • Besinlerin hazırlanması, saklanması, pişirilmesi, servis için sıcak tutulması, yeniden ısıtılması sırasında uygulanacak sıcaklık dereceleri bakterilerin çoğalmasını önleyecek yeterlilikte olmalıdır.
  • Et, tavuk, balık, süt, yumurta ve bunlarla hazırlanmış yemekler 16-490 C arasındaki en tehlikeli bölgede, asla bırakılmamalıdır.
  • Besinler oda sıcaklığında bütün gece boyunca bırakılmamalıdır.
  • Toz ve haşerelerden korumak için üzeri daima kapalı olarak saklanmalıdır.
  • Sıcak yemekler en kısa sürede soğutularak buzdolabına konulmalıdır. Pişmiş yemekler, oda sıcaklığında kendi kendine soğutulmaya bırakılmamalıdır.
  • Çabuk bozulan et, tavuk, balık, süt, yumurta gibi besinlerin dükkanlarda güneşten uzak ve buzdolabında saklanmaları gerekir. Satın alındıktan sonra yine bekletilmeden hemen buzdolabına konulmalıdır.
  • Dondurulmuş besinler, buzdolabının alt raflarında bekletilerek çözdürülmelidir. Çözülme işi oda sıcaklığında, radyatör üzerinde ve altında, hafif ateşte veya güneşli yerde yapılmamalıdır.
  • Çözülmüş besinler bekletilmeden pişirilmelidir.
  • Etler, birer yemeklik miktarlarda, yassı bir şekilde paketlenmiş olarak dondurulmalıdır.
  • Kırık, çatlak ve kirli yumurtalar satın alınmamalıdır.
  • Kıyma ve organ etleri uzun süre saklanamadığından kısa sürede tüketilmelidir.
  • Süt ve sütlü besinler, krema, deniz ürünleri, soğuk etler, ordövrler, kanepeler, sosis, salam, yumurta ve yumurtalı besinler, kremalı pasta ve tatlılar, kıyma kullanılmış besinler, sandviçler devamlı olarak buzdolabında (+50 C nin altında) saklanmalıdır.
  • Ekmek, çörek, kurabiye yapmak için hamurun mayalandırılması besleyici değerini artırır.
  • Ekmek ince dilimlenip kızartılırsa besleyici değeri azalır.
  • Tarhananın besleyici değeri yüksektir. Pişirirken içine pişmiş nohut, mercimek, havuç eklenmesi değerini daha da artırır.Tarhana yapılırken güneşte kurutulursa, süt ve yoğurt aydınlık yerde bekletilirse vitamin B2, vitamin B6 ve folik asit değerleri azalır.
  • Yumurta, süt, yoğurt, peynir ve tahinle yapılan tatlıların besleyici değerleri, sadece un, yağ, şeker kullanılarak yapılanlardan daha fazladır. Şeker yerine pekmez kullanılması besleyici değerini daha da artırır. Sütlü tatlı yaparken şeker önceden konur ve birlikte pişirilirse veya fırında yüksek sıcaklıkta pişirilirse, protein değeri azalır. Pastörize veya sterilize uzun ömürlü sütleri kullanın.
  • Kuru fasulye, nohut, mercimek gibi besinler iyi pişirildiğinde sindirimi kolaylaşır ve böylelikle protein değeri artar.
  • Yumurta çiğ yenirse ya da sarısının etrafı yeşillenecek kadar hızlı ateşte, uzun süre pişirilirse, besleyici değeri azalır.
  • Sebzelerden yapılan salatalara limon veya sirke eklenir, bekletilirse A ve C vitamini değeri azalır.
  • Sebzeler doğrandıktan sonra bekletilirse, haşlama ve pişirme suları atılırsa vitamin ve mineralleri azalır.
  • Meyveler kesildikten ya da suyu sıkıldıktan sonra bekletilirse C vitamini değeri azalır.Hatta sıkılmış meyve suları buzdolabında bekletilse bile vitamin değeri azalır.
  • Yağ yakıldıktan sonra yemeğe konursa, sağlığa zararlı duruma gelir.
  • Yoğurdun yeşilimsi suyu atılırsa vitamin değeri azalır.Yine, yoğurt torbaya konup süzülür, süzülen suyu atılırsa vitamin kaybı olur.
  • Ambalajlanmış ürünleri alırken mutlaka etiket bilgilerini okuyunuz.
  • Ambalajlanmış ürünlerde özellikle son kullanma tarihlerine dikkat ediniz. Son kullanma tarihi geçmiş ürünleri satın almayınız.
  • Üzerinde etiketi olmayan, ambalajı bozulmuş ve kapağı bombeleşmiş olan konserveler sağlık için son derece zararlıdır.

Sağlıklı Beslenmede 12 Adım

  1. Günlük tükettiğiniz besinlerin çok çeşitli olmasına özen gösterin.Bu besinlerin çoğunluğunu hayvansal gıdalar yerine bitkisel gıdalardan seçin. Besinlerden en iyi şekilde yararlanabilmeniz için, mevcut olan çeşitli besinleri bir arada tüketmeye özen gösterin. Günde sabah, öğle ve akşam olarak 3 öğün beslenin. Kahvaltı günün en önemli öğünüdür, öğün atlamayın ve düzenli beslenin. Daha çok doğal ve taze besinleri tercih edin.
  2. Günlük beslenmenizde ekmek ve tahıl grubu besinlerin (bulgur, mısır, pirinç, makarna v.b.) bulunmasına özen gösterin. *Günlük enerji gereksiniminin en az % 55’i karbonhidratlardan sağlanmalıdır. Yeterli miktarda karbonhidrat (kompleks karbonhidratlar) ve posa içeren besinler tüketin.
  3. Her gün birkaç kez çeşitli taze sebze ve meyve yiyin (günde 5-7 porsiyon). Sebze ve meyveler; vitamin-mineral ve posa gereksiniminizi karşılamaktadır. Posa özellikle barsak hareketlerini düzenler, kan şekeri ve kolesterol düzeylerinin düşmesine yardımcı olur. Her öğünde mutlaka taze sebze ve meyve yiyin.
  4. Her gün orta düzeyde fiziksel aktivite yaparak vücut ağırlığınızı tavsiye edilen sınırlarda tutunuz ( Beden Kitle İndeksi 20-25 olmalıdır). Besinlerle aldığınız enerji miktarı ile harcadığınız enerji miktarını dengeleyerek vücut ağırlığınızı koruyabilirsiniz. Vücut ağırlığınızın boyunuza uygun olmasına dikkat edin. Bunun için aşağıdaki formüle göre uygun vücut ağırlığınızı belirleyebilirsiniz. Ağırlık (kg) BKI= Boy (m)2. Yeterli ve dengeli beslenmeyle birlikte düzenli olarak yapılan fiziksel aktivite, kalp ve solunum fonksiyonlarını düzenler, osteoporozu önler ve bireylerin sağlıklı kalmasına yardımcı olur. Her gün düzenli olarak yürüyüş yapın.
  5. Günlük tükettiğiniz yağ miktarını kontrol edin. Yağdan gelen enerji miktarı, toplam enerjinin % 30 unu geçmeyecek şekilde olmalıdır. Yemeklerinizde hayvansal kaynaklı yağlar yerine, doymamış yağ asitlerinden zengin bitkisel sıvı yağları (zeytinyağı, ayçiçek, mısırözü vb. yağları) kullanınız. Yemeklerinizi pişirirken haşlama,ızgara ve fırında pişirme yöntemlerini kullanınız, kızartma ve kavurma yöntemlerinden kaçınınız. Etli pişirdiğiniz yemeklere ayrıca yağ ilave etmeyiniz.
  6. Yağlı et ve et ürünleri (sucuk,salam,sosis vb.) yerine balık, tavuk, hindi eti veya kuru fasulye, nohut, mercimek gibi kurubaklagilleri tercih ediniz. Yağ ve kolesterol yönünden zengin olan hayvansal kaynaklı besinler yerine kurubaklagilleri tercih edin. Böylece yağ ve kolesterol alımını azaltmış olursunuz. Günlük protein alımınızı hayvansal ve bitkisel kaynaklardan dengeli olarak alınmasına özen gösterin.Diyette daha çok sebze/meyve, tahıl ürünleri ve kuru baklagiller tüketilerek kompleks karbonhidrat, vitamin/mineral ve posa alımı arttırılmalıdır.
  7. Yağsız veya az yağlı süt ve süt ürünlerini (yoğurt, peynir, kefir v.b.) yiyiniz. Düzenli olarak süt veya yoğurt tüketilmesi kemik sağlığınız için de çok önemlidir. Pastörize veya sterilize süt için.
  8. Az şekerli besinleri tercih edin, çay şekeri gibi rafine şekerleri mümkün olduğunca tüketmeyin, tatlılar ve şekerli içeceklerin tüketimini sınırlandırınız. Rafine şeker, şekerli içecekler, tatlılar, pasta, kek vb. besinler bileşimindeki şeker ve çeşitli soslar (karamel sos, çikolata sos vb.) nedeniyle yüksek enerji içermektedirler. Bu besinlerin yenilme sıklığını azaltarak vücut ağırlığınızı kontrol altında tutun.
  9. Günlük tuz alımınızı azaltınız (ortalama 1 çay kaşığı). Sofrada yemeklerinizin tadına bakmadan tuz ilave etmeyin. Salamura, konserve, zeytin ve turşu gibi tuz içeren besinlerin tüketimini azaltın.
  10. Mümkünse alkol kullanmayın.Eğer kullanıyorsanız en aza indiriniz. Bir gram alkol 7 kalori vermektedir. Alkol ile birlikte enerjisi yüksek olan besinlerin (çerez, kuruyemiş ve bazı yağlı besinler) tüketilmesi alınan enerjiyi artırarak kilo alımına sebep olmaktadır.
  11. Besinlerinizin hazırlanması, pişirilmesi sırasında hijyen kurallarına dikkat ediniz. Yiyeceklerinizi pişirirken haşlama, fırında ve buharda pişirme yöntemlerini tercih ediniz. Kızartmalardan kaçınınız. Böylece yemeklerinize ekleyeceğiniz yağ, tuz ve şeker miktarını azaltmış olursunuz.
  12. Bebeklerinizi ilk 6 ay sadece anne sütüyle besleyiniz ve 6 aydan sonra uygun besinlere başlayarak yeterli ve dengeli beslenmelerini sağlayınız.
Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

Gastrit Neden Olur? Nasıl Beslenilmelidir?

Gastrit Nedir ve Gastrit Neden Olur?

Gastrit genel olarak mide mukozasının akut ya da kronik yüzeysel erozyonları olarak tanımlanabilir. Akut gastrit genellikle midede en sık görülen, her yaş grubunda rastlanan bir hastalıktır. Akut gastritte eğer uygun tedavi yöntemi uygulanırsa hızla iyileşme sağlanır.

Akut Gastritin Nedenleri;

  • Kimyasal
  • Alkol
  • Çay, kahve
  • Salisilatlar gibi bazı ilaçlar
  • Bazı Bakteriyel Enfeksiyonlar
  • Besin zehirlenmeleri
  • Bazı Viral enfeksiyonlar
  • Alerji (kabuklu deniz hayvanlarının aşırı tüketimi)
  • Çok acılı, baharatlı yemek

Akut Gastritin Klinik Bulguları;

  • Anoreksi
  • Yanma
  • Ağrı
  • Dolgunluk hissi
  • Bulantı – kusma
  • İshal
  • Dehidratasyon

Kronik Gastritin Nedenleri;

  • Devamlılık gösteren Akut gastrit nedenleri
  • Yetersiz ve dengesiz beslenme (protein, A, E ve C vitamininin yetersiz alınmaması)
  • Genetik faktörler
  • Alkol ve sigara alışkanlığı
  • Bağışıklık sistemindeki yetersizlikler

Kronik Gastritin Bulguları;

  • Ağırlık kaybı
  • Anemi
  • Kan proteinlerinde azalma
  • İştahsızlık
  • Ağrı
  • Dolgunluk hissi
  • Bulantı – kusma
  • İshal

Gastrit Rahatsızlığında Beslenme Önerisi

  • Yemekler az az, sık sık ve düzenli yenilemeli
  • Koyu çay, alkol, kahve, kızartmalar, baharat, ketçap, hardal tüketimi kısıtlanmalı
  • Sigara, alkol tüketimi yasaklanmalı
  • Yemekler yavaş yavaş yenmeli
  • Hazımsızlık yapan besinler yenilmemeli
  • İlk günlerde midenin dinlenmesi için damar yolu ile beslenme uygulanabilir. Daha sonra sulu besinler veya enteral solüsyonlar verilir, yavaş yavaş normal besinlere geçilir.
  • C vitamini alımını desteklemek için hergün taze sebze ve meyve tüketilmelidir.
Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

Parkinson Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri

Parkinson hastalığı ve Parkinson belirtileri yavaş ilerleyici nörodejeneratif (beyin hücrelerinde kayıp ile seyreden) bir beyin hastalığıdır.

Parkinson Hastalığı Neden Olur?

Normal olarak insan beyninde belli bölgelerde dopamin üreten beyin hücreleri bulunur. Bu hücreler beynin substabsiya nigra adı verilen belli bir alanında yoğunlaşmış halde bulunurlar. Dopamin substansiya nigra ile vücut hareketlerini kontrol eden diğer beyin bölgeleri arasında mesajlar ileten bir kimyasaldır. Dopamin insanların akıcı ve birbiri ile uyumlu hareketler yapmalarını sağlar. Dopamin üreten hücrelerin %60 ila %80’i kayba uğradığında yeterli miktarda dopamin üretilemez ve Parkinson hastalığının motor belirtileri ortaya çıkar.

Parkinson hastalığının en erken belirtileri enterik sinir sistemi, alt beyin sapı ve koku yollarında ortaya çıkmaktadır. Parkinson hastalığı bu bölgelerden beynin daha üst bölümlerine yani substanisya nigra ve beyin kabuğuna doğru yayılım gösterir. Koku duyusu kaybı veya azalması, uyku bozuklukları ve kabızlık, titreme ve hareketlerde yavaşlama gibi hastalığın motor belirtilerinden yıllarca önce başladığı düşünülmektedir. Bu nedenle araştırmacılar hastalığın erken döneminde beliren bu motor-olmayan belirtilerin mümkün olduğunca erken tanınmasının böylece hastalığın ilerlemesini durdurmanın yollarını aramaktadırlar.

Parkinson Belirtileri Nelerdir?

Parkinson hastalığının belirtileri, hareketle ilgili olanlar ve hareketle ilgili olmayanlar (motor ve motor olmayanlar) şeklinde iki gruba ayrılabilir. Motor semptomlar titreme, hareketin yavaşlaması (bradikinezi) ve kaslarda kasılma, hareket edememe (akinezi), uzuvlarda kasılma, tutarsız yürüyüş ve kamburluğu kapsar. Motor olmayan semptomlar uyku bozuklukları, kabızlık, koku duyusunun kaybı, depresyon, cinsel işlev bozukluğu ve anksiyeteyi içerir. Parkinson hastalığı, her hastada farklıdır ve farklı belirtilerle ortaya çıkar. Semptomlar herhangi bir yaşta görülebilir, ancak Parkinson’un ortaya çıkma yaşı ortalama 60’tır. 30 yaş altındaki kişilerde nadiren rastlanır. Genç yaşta ortaya çıkan formunda genetik nedenler ön plandadır.

Hastalığın belirtileri kişiden kişiye değişebilir ve dolayısıyla semptomların ilerleyişi de farklılık gösterir. Genellikle ortaya çıkan ilk semptomlardan biri bir elin hareketlerinde yavaşlama olmasıdır ve yürürken kolun savrulması da azalabilir. Buna omuz ağrısı eşlik edebilir. Pek çok kişi başlangıçta ilk önceleri hafif düzeyde ve en çok dinlenme halindeyken fark edilen titremeler yaşar. Titremeler genelde elde oluşur, ancak kollar ve bacaklar da etkilenebilir. Bununla birlikte, Parkinson hastalarının %15’i hastalık seyri boyunca hiçbir zaman titreme yaşamaz.

Genellikle semptomlar vücudun tek bir tarafında başlar. Vücudun baskın tarafı etkilenirse, semptomlar en çok yazı yazma gibi alışılageldik bazı işlemleri gerçekleştirirken fark edilir. Titreme yaşayan ve semptomların vücudun baskın tarafını etkilediği kişilerin, doktora giderek erken teşhis ve tedaviden faydalanma olasılığı daha yüksektir. Parkinson’un erken aşamalarındaki kişiler denge ile ilgili sorunlar da yaşayabilirler; örneğin ayakta dururken dengelerini yitirebilirler ya da arkaya dönerken veya ani hareketler yaparken zorlanabilirler. Parkinson hastaları genellikle daha az yüz ifadesi kullanır ve yavaş konuşabilirler. Uyku bozuklukları, depresyon ve anksiyete gibi motor olmayan semptomlar, çoğu zaman motor semptomlardan önce ortaya çıkabilir. Bu hastalığı net bir biçimde tanımlamak için özel bir test mevcut değildir; Parkinson teşhisi, benzer semptomlara sahip diğer hastalık olasılıkları elendiği veya hasta Parkinson ilaçlarına yanıt verdiği zaman konulur.

Parkinson neden olur

Parkinson belirtilerinden bazıları aşağıdakilerden biri olabilir:

  • Yüz ifadesinin değişmesi (sabit bakma, gözleri kırpmama)
  • Yürürken bir kolun savrulmaması
  • Vücut duruşunda bükülme (kambur duruş)
  • Omuzda donma ve ağrı
  • Bir bacağın aksaması veya sürüklenmesi
  • Boyunda veya uzuvlarda uyuşma, karıncalanma, ağrı veya rahatsızlık
  • Seste yumuşama
  • İçten titreme hissi

Parkinson Hastalığı tanısını koyarken hatırlanması gereken en önemli şey, hastalığın dört ana belirtisinden ikisinin, bir nöroloji uzmanının tanıyı düşünmesini sağlamak için bir süredir bulunması gerekliliğidir.

Parkinson hastalığında daha teknik olarak dört belirti ise şu şekildedir:

  • Titreme veya tremor
  • Hareketlerde yavaşlama, bradikinezi olarak adlandırılır
  • Kollar, bacaklar veya gövdede katılık veya rijidite
  • Denge sorunları ve muhtemel düşmeler, postural instabilite olarak adlandırılır

Parkinson Hastalığında Tedavi Yöntemleri

Hastalığın mevcut bulguları, yaşam kalitesi üzerinde etkili olabilir. Parkinson ilerleyici bir hastalıktır ve dolayısıyla zaman ilerledikçe semptomlar kötüleşebilir. Doğru tedavi ve takip sayesinde, çoğu hasta normal hayatını uzun yıllar boyunca sürdürebilmektedir. Bu nedenle, hastalığın, ilk belirtileri ve semptomları saptanır saptanmaz tıbbi görüş almak önemlidir; böylece tedavi seçeneklerini en iyi şekilde değerlendirmek mümkün olur. Erken tedavi ile hastalığın gidişatını yavaşlatmak mümkün hale gelir.

Tedavi sırasında kullanılan ilaçların oluşabilecek yan etkilerini belirleyip ortadan kaldırmak önemlidir. Fakat her ne olursa olsun ilacın yan etkisi görüldü diye ilacı bırakmak yanlıştır, çünkü hastalık belirtileri tekrar ortaya çıkar. Cerrahi tedavi ilk tercih yolu değildir.

Ancak hastalık düzeltilemiyorsa yada ilaç kullanımı ile ilişkili yan etkiler ortaya çıkmış ise uygulanabilir. Tedavide önemli olan konu, her hastaya aynı tedavi uygulanmayışıdır, çünkü hastanın yaşına, hastalığın belirtilerine ve hastalığın hangi döneminde olduğuna, göre farklı tedavi yöntemleri uygulanmaktadır.

Türk Nöroloji Derneği’nin resmi internet sitesinde daha fazla bilgi bulabilirsiniz. Tıklayın.

Diğer sinir sistemi hastalıkları için buraya tıklayın.

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

Saman Nezlesi Neden Olur? Zararlı mı?

Saman Nezlesi Nedir?

Saman nezlesi tanımı yanlış isimlendirilmektedir. Çünkü saman bu olaya neden olmaz. Hastalık; akan / kaşınan burun ve göz, hapşırma, boğaz kaşıntısı ve burun, boğazda çok miktarda akıntıdan oluşmaktadır. Havayla solunan parçaçıklara karşı gelişen allerji buna neden olmaktadır.

Yaz gribi ise bilinen grip (Virüs enfeksiyonları) den farklıdır, gribin aksine saman nezlesi gibi havadaki parçaçıklara karşı gelişen bir alerjidir. Saman nezlesi ve yaz gribi tıp dilinde allerjik rinit olarak bilinen durum için kullanılan yaygın isimlerdir. (Rinit, burun iltihabıdır.)

Her yıl çok sayıda insan allerjik rinite yakalanmaktadır. Bazıları çok hafif atlatırken bazıları için çok ağır geçmekte, işlerini engellemekte ve yaşam kalitesini bozmaktadır.

Saman Alerjisi Neden olur?

Bir bitki veya hayvana ait bir parçaçık vücüda girerse (gözü kaplayan zardan, burun veya boğazdan) bu istilayı önlemek amacıyla bağışıklık sistemine ait bir yanıt gelişir. Normal şartlar altında bu yararlı, doğal bir korunmadır. Bununla birlikte bazı kişiler bir takım maddelere karşı aşırı reaksiyon göstermektedir. Bu maddelere allerjen, kişilere ise allerjik denilmektedir. Bu olay ailevi olarak görülme eğilimi göstermektedir.

Allerjenler vücudu antikor yapmak üzere uyarırlar. Bunlar daha sonra allerjenlerle birleşerek, vücudda bu şekilde istenmeyen etkilere yol açan bazı kimyasal maddelerin salgılamasına neden olurlar. Histamin bunlar içinde en iyi bilinen kimyasal maddedir. Bu madde burun zarlarının şişmesine, kaşıntıya, tahrişe ve aşırı miktarda sümük oluşmasına neden olur.

Havada taşınabilecek kadar küçük ve hafif olan hayvan ve bitki proteinleri gözümüz burnumuz ve boğazımızdaki zarlar üzerinde birikirler. Polenler, mantar sporları, hayvan tüyleri ve ev tozu bu parçaçıkların en sık rastlananlarındandır.

Hangi Polenler Zararlıdır?

Đlkbaharın erken dönemlerinde saman nezlesine polenler yada çevrede sıklıkla rastlanan ağaçlar neden olmaktadır. Đlkbaharın geç dönemlerinde ise polenler çayırlardan kaynaklanmaktadır. Renkli süs bitkileri nadir olarak allerjiye neden olmaktadır. Çünkü onların polenleri havayla taşınamayacak kadar ağırdır. Bu bitkilerin polenleri bir yerden bir yere böcekler tarafından taşınmaktadır. (arılar, kelebekler)

Bazı bitkiler ise Ağustos’un sonunda polen vermeye başlarlar. Bu eylül ayı boyunca devam eder. Kimi zaman ekim ayına kadar veya ilk soğuklara kadar polen verdiği olur.

Mantar Alerji Yapar mı?

Mantarlar ekmeği küflendiren, meyvaların bozulmasına neden olan küflerdir. Aynı zamanda kuru yapraklarda, çayırlarda, samanda, tohumlarda diğer bitki ve toprakta da bulunurlar. Soğuğa dirençli oldukları için allerji sorunu uzundur ve karın toprağı kapattığı dönemler dışında tüm bir yıl sporları havada bulunur.

Ev içinde mantarlar ev bitkilerinde ve onların saksı toprağında yaşar. Bodrum katları ve çamaşır odaları gibi nemli yerlerin yanı sıra peynirde ve mayalanmış içkilerde de bulunurlar. Mantarlar da polenler gibi alerjiye sebep olabilir.

Saman Nezlesi Sadece Yazın mı Olur?

Allerjenler hayvan artıkları (kediler, köpekler, atlar, yün) kozmetik malzemeler, mantarlar, yiyecekler ve ev tozlarıda dahil olmak üzere bütün yıl boyunca bulunurlar. Ev tozu, mobilyalardan dökülen selülozdan, mantardan, ev hayvanlarında dökülen artıklardan ve böcek parçalarından oluşan karmaşık bir yapıdır. Allerji kışın sıcak hava sistemlerinin açılmasıyla ev tozunun etkisi altında artmaktadır.

Bu sebeplerden dolayı saman nezlesi tüm yıl boyunca etkili olabilir.

Saman Nezlesi Zararlı mıdır?

Allerjik kişilerin soğuk algınlığına, sinüs enfeksiyonu ve kulak enfeksiyonlarına olan hassasiyetleri artmıştır. Bu hastalık onları allerjisi olmayan insanlardan daha fazla rahatsız edebilir. Hatta bazen daha ağır olarak bu kişilerde astım gelişebilir.

Saman Alerjisinden Korunmak için Ne Yapmalı?

Đdeal olarak allerjinizin oluştuğu yerden uzakta yaşamayı seçebilirsiniz. Örneğin sadece deniz havası teneffüs edebileceğiniz bir yerde veya hiçbir şeyin yaşamayacağı kadar kuru bir iklimde yaşamanıza devam edebilirsiniz. Ne yazık ki bu ideal uygulama nadiren yapılabilir. Ancak aşağıda sıralanan kendi kendinize yardım önerileri denemeye değerdir.

  1. Çimleri keserken veya ev temizliği yaparken polen maskesi takın. (birçok eczaneden temin edilebilir)
  2. Isıtma ve havalandırma sistemlerindeki filtreleri aylık olarak değiştirin yada bir hava temizleme aygıtı kullanmaya başlayın.
  3. Polenlerin çok yoğun olduğu dönemlerde kapıları ve pencereleri kapalı tutun.
  4. Evde bulunan bitki ve hayvanlardan uzak durun.
  5. Kuş tüyü yastıkları, yün battaniye ve yün örtüleri pamuk veya sentetik maddeden yapılmış olanlarla değiştirin.
  6. Gerekli olduğunda yeterince antihistaminik ve dekonjestan kullanın.
  7. Yatağınızın baş tarafı yukarı kaldırılmış bir şekilde uyuyun. Bunun için yatağınızın baş tarafındaki ayakların altına birer tuğla koyabilirsiniz.
  8. Genel sağlık kurallarına uyun: Hergün egzersiz yapın. Sigarayı bırakın ve diğer hava kirliliğine neden olan şeylerden uzak durun. Dengeli beslenin karbonhitratları aza indirin. Dietinizi vitaminler ve özelliklede C vitaminiyle destekleyin.
  9. Doktorunuzun tavsiyelerine mutlaka uyun.
  10. Kış aylarında iyi bir nemlendirici kullanın. Çünkü kuru ev içi havası birçok allerjik kişinin kötüleşmesine neden olmaktadır. Ancak nemlendiricide mantar üreme şansına da dikkat edin.

Doktor Tedavisi Nedir?

Kulak Burun Boğaz uzmanınız tam bir kulak, burun, boğaz, baş ve boyun muayenesi yapacaktır. Dikkatli bir değerlendirme sonucunda doktorunuz şikayetlerinize herhangi bir enfeksiyonun yada yapısal bir bozukluğun yol açıp açmadığına ve bunlara yönelik uygun tedaviye karar verecektir.

Allerji tedavisinde bir çok ilaçtan yararlanılmaktadır ve dokturunuz bunlar arasından size en uygun olanını seçecektir. Bunlar arasında antihistaminikler, dekonjestanlar, kromolin ve kortizonlu ilaçlar vardır. Şüphelenilen bir allerjinin medikal tedavisi aynı zamanda çevre kontrolü danışmalığınıda kapsamaktadır. Sonuç olarak detaylı bir hikaye ve iyi bir muayeneden sonra doktorunuz hangi maddeye karşı allerjiniz olduğunu tespit etmek için testler önerebilir.

Solunum havasındaki allerjenlerin tek tedavisi spesifik olarak o allerjene karşı antikor oluşturacak enjeksiyonlar yapmaktır. Bundan önce hassasiyetinizin gerçek nedeni bulunmalıdır. Allerji araştırmaları ya kan tahlili yada deri testi şeklindedir. Modern testler sadece hangi maddeye karşı allerjiniz olduğu değil bu allerjinin düzeyi de ortaya çıkmaktadır. Bu, eğer enjeksiyon gerekiyorsa başlanabilecek en yüksek dozla başlayarak tedaviye cevabı en kısa zamanda almamızı sağlar.

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

Güneş Kremi Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Hayat, ısı ve enerji kaynağı olan güneş, son 30-40 yıldır deri üzerindeki olumsuz etkilerinin fark edilmesinden sonra korunulması gereken bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünya yüzeyine ulaşan güneş ışıkları infrared ışıktan ultraviyole (UV) ışığına kadar değişen dalga boylarındadır. Deriye en zararlı dalga boyları ise UVA ve UVB’dir. Uygun kullanıldığında güneş koruyucular UV ilişkili hasar ve deri kanserini engellemekte etkilidir. Bu makalede güneş ışınları ve etkileri, güneşten korunmada genel prensipler, güneş koruyucular ve kullanımları tartışılacaktır.

Güneş Işınları ve Etkileri

Güneş ışığı hayatın idamesi için gereklidir. Duygu durum üzerinde yaptığı olumlu etkilere ek olarak deride vitamin D sentezini sağladığı da bilinmektedir. Dünya yüzeyine ulaşan güneş ışınları geniş bir elektromanyetik spektruma sahiptir. Bu spektrum içinde infrared ışıktan UV ışığına kadar değişen dalga boyları yer alır. Solar UV, dünyaya UVB ve UVA olarak ulaşmakta, UVC ise ozan tabakasında yaklaşık %100 oranında filtre edildiğinden yeryüzüne ulaşmamaktadır. UVA ve UVB deriye en zararlı olan dalga boylarıdır. UV ışığı DNA hasarına yol açabilir ve kansere yol açan genetik mutasyonlara neden olabilir. UV radyasyonu dalga boylarına bu dalga boylarının biyolojik etkilerine göre 3’e ayrılır. UVA 400-320 nm, UVB 320-290 nm ve UVC 290-200 nm dalga boylarında yer alır. UVA yeryüzüne ulaşan UV ışınlarının %90’ını oluşturur. UVA-1 (340-400 nm) ve UVA-2 (320-340 nm)’ye ayrılır. Başlıca bronzlaşmadan sorumludur. Yanıkların %10-20’sinde rol oynar. Camlardan geçebilir ve cam arkasında da risk oluşturabilir. Derinin dermal tabakasına penetre olması nedeniyle fotoyaşlanmanın dermal değişikliklerinden sorumludur. Radikal oksijen üretimini arttırarak indirekt DNA hasarı yapar ve karsinogenezisi tetikleyebilir.

UVB, biyolojik olarak en aktif ve potansiyel olarak zararlı spektrumdur. %90’ı ozon tabakasında filtre edilmesine rağmen, güneş yanıklarının %85’inden sorumludur. Primidin dimerleri oluşturarak DNA hasarına yol açar. UVB karsinojeniktir ve fotoyaşlanmada majör rol oynar. Derideki akut ve kronik hasardan başlıca sorumlu UV spektrumudur.

UVC ise yeryüzüne ulaşmadığından insan sağlığı için önemli olan solar UV radyasyon, sadece UVA ve UVB’yi içerir. DNA tarafından absorbe edilen radyasyon UVB aralığındadır. DNA’da oluşan hasar ise karsinojenik olayların başlangıcı için anahtar özellik taşımaktadır. UVA ve UVB’nin her ikisi birden fotoyaşlanmada suçlanan doku hasarına neden olan biyomedikal yolları indükleme kapasitesine sahiptirler.

UV ışınları deri üzerinde akut ve kronik değişikliklere yol açarlar. Akut yani kısa dönemde oluşan değişiklikler içinde güneş yanığı, hiperpigmentasyon yani bronzlaştırıcı etki yer alır. Kronik dönemde ise UV fotoyaşlanma ve fotokarsinogenezise yol açar. Güneş yanığından asıl olarak UVB sorumludur ancak UVA-2’nin de etkisi belirgindir. UV’ye bağlı bronzlaşma dalga boyuna bağlı olarak iki şekilde olur. Erken bronzlaşma UVA’ya bağlıdır ve UV maruziyetinden hemen sonra, aynı gün içinde görülür. Geç bronzlaşma daha çok UVB’ye bağlıdır ve ortalama 3. günde ortaya çıkar. Kronik UV maruziyeti sonucu gelişen fotoyaşlanmadan esas olarak etkilenen alanlar güneşe en çok maruz kalan yüz, boyun, gövde ön bölgesi, el sırtı ve kol ekstansör yüzleridir. Deri kuru ve atrofik görünümde olabilir. İnce kırışıklıklar veya kaba derin kırışıklıkların yanısıra donuk bir deri rengi, kahverengi lekeler (lentigo), çiller (efelitler), benekli pigmentasyon, komedonlar, sebase hiperplaziler ve aktinik keratozlar görülebilir. UV, DNA hasarı yoluyla gen mutasyonlarını uyararak ve antitümöral immün cevabı baskılayarak kronik süreçte fotokarsinogenezise yol açabilir. Mutasyonlar p53, p16, p14 gibi tümör supresör genlerde ve bcl-2 gibi proto-onkogenlerde görülür. Deride UV radyasyonuna bağlı olarak gelişen deri kanserleri içinde bazal hücreli karsinom, yassı hücreli karsinom ve malign melanom yer almaktadır. Deri kanserleri görülme sıklığı son yıllarda giderek artmaktadır. Bunu etkileyen faktörler içinde sıcak bölgelerde tatil alışkanlığı, güneşlenme alışkanlığı ve incelmiş ozon tabakası nedeniyle UV radyasyonuna maruziyetin artması sayılabilir. Malign melanom olgularının %60’ı, melanom dışı deri kanserlerinin %90’ı UV’ye bağlıdır.

UV’nin deri üzerindeki etkileri UV radyasyonunun dozu ve kişinin deri tipi ile ilişkilidir. UV şiddetini belirleyen çeşitli parametreler mevcuttur. Örneğin; coğrafi enlem-boylam, mevsim ve günün hangi bölümü olduğu önemlidir. UV radyasyonunu etkileyen diğer çevresel faktörler ozon tabakası, bulutlar, havadaki toz miktarı ve UV’nin yerden yansımasıdır. UV radyasyonunun şiddeti dağda deniz seviyesinden daha fazladır. Beyaz kum, kar ve suyun yansıtıcılığının yüksek olması da UV radyasyonunun şiddetini arttırır.

Güneşten Korunmak

Güneşin zararlı etkilerinden korunmak için her yaş grubunda uygulanabilecek önlemler mevcuttur. Güneşten korunmaya erken yaşta başlanmalı ve alışkanlık haline getirilmelidir. Kızarma, su toplama ve soyulmalara neden olabilecek güneş yanıklarından kaçınılmalıdır. Çocuklukta geçirilecek güneş yanıkları sonradan gelişebilecek deri kanserleri için risk faktörü oluşturmaktadır.

  • Giyinmek, en iyi güneşten korunma yöntemidir. Kuru ve sık dokulu kol ve bacakları kapatan giysiler iyi bir korunma sağlarlar. En az 10 cm kenarlı şapkalar saçlı deri, boyun ve yüz korunmasında önemlidir.
  • Güneşli günlerde dış ortamda gölge alanlar tercih edilmelidir. Ancak bu alanların koruyuculuğunun da %20-40 olduğu unutulmamalıdır.
  • UV ışınlarının göz üzerine etkileri (katarakt, keratit, maküler dejenerasyon) nedeniyle UV filtreli güneş gözlükleri kullanılmalıdır.
  • UV şiddetinin fazla olduğu saatlerde açık hava faaliyetleri kısıtlanmalı, özellikle saat 10 ile 15 arasında güneş altında kalınmamalıdır.
  • Tüm bu önlemlere ek olarak açıkta kalan deri bölgelerini korumak için güneş koruyucular kullanılmalıdır.

Güneş Kremleri

UV radyasyonundan korunmada UV filtreleri içeren güneş koruyucuların kullanılması tercih edilen yöntemlerdendir. Güneş koruyucular deriye ulaşan UV ışınlarının absorbe edilmesine, yansımasına veya saçılmasına yol açarak penetrasyonunu engelleyen krem, losyon, jel veya sprey formundaki organik veya inorganik maddelerdir. 1930’lu yıllarda ilk üretilen güneşten koruyucular sadece UVB’ye karşı etkiliyken, son yıllarda UVA’nın da kanser oluşumu, deri yaşlanması, fotoalerji ve fototoksiteye yol açabileceğinin anlaşılmasıyla, UVA spektrumunu da hedefleyen yeni ürünler üretilmeye başlanmıştır. Bu nedenle UVA + UVB kombine etkili preparatlar ön plana çıkmıştır.

Güneşten koruyucuların koruma oranını belirleyen en önemli belirteç güneş koruma faktörüdür (SPF). SPF; güneş koruyucuların etkinliğinin ölçümünü yani koruyucu ürünün minimal eritem dozunu ne kadar azalttığını gösterir. UV filtrelerinin kalıcılığı da önemlidir. Suya dirençli güneş koruyucu 2×20 dakikalık su banyosu, suya çok dirençli ise 4×20 dakikalık su banyosu sonrası devam eden etkin korumayı ifade etmektedir. Güneşten koruyucular derinin stratum korneum yüzeyini kaplayarak epidermis ve dermise ulaşan radyasyonu azaltırlar. Bunu UV radyasyonunu absorbe ederek veya dağıtarak yaparlar.

Etki mekanizmalarına göre inorganik (fiziksel) ve organik (kimyasal) koruyucular olarak ikiye ayrılırlar. İnorganik koruyucular partiküllü yapıları nedeniyle fiziksel bir bariyer oluşturarak güneş ışınlarının deri dışına yansıtarak etki ederler. Çinko oksit, titanyum dioksit, demir oksit, kaolin, petrolatum, talk ve kalamin bu grubun örnekleridir. Organik karşıtlarına göre daha güvenilir, daha az toksik, daha stabil olmaları, stratum korneuma penetre olmamaları geçmişte daha sık tercih edilmelerine neden olmuş, ancak deri yüzeyinde opak görünüm oluşturmaları, komedon oluşumuna sebep olmaları ve giysilerde leke oluşturma gibi kozmetik sebepler kullanımlarını kısıtlamıştır. Son yıllarda mikronize hale getirilmiş fiziksel bariyerler bu kozmetik endişeleri azaltmasına rağmen, bu değişiklik ile UVA absorbsiyonu azalırken etkinlik daha kısa dalga boylu UV ışınlarına kaymıştır. Organik güneş koruyucularda inorganiklerden farklı bir mekanizma söz konusudur. Bunlar ışık enerjisini saptırarak elektron uyarımına sebep olurlar. Elektron uyarımı ışık enerjisinin ısı enerjisine dönüşümüne sebep olur. Kişide sıcaklık hissi oluşabilir. Organik koruyucular UVB etkililer (PABA, sinnamat vb.) ve UVA etkililer (benzofenon, avobenzon vb) olmak üzere ikiye ayrılır.

Uygun süre ve dozda kullanıldıklarında güneşten koruyucular UV-ilişkili hasar ve deri kanserini engellemekte etkilidir. Nadiren güneş koruyuculara bağlı yanma ve batma hissi görülebilir. PABA ve oksifenon fotoallerjen etkilerinden dolayı alerjik kontakt dermatite yol açabilirler. Fotodermatozu veya ekzaması olan kişilerde bu ürünlerin kullanımında dikkatli olunmalıdır.

Güneş Kremi Kullanırken Dikkat Edilecekler

Bir güneşten koruyucu ajanda aranan özellikler; hem UVA hem UVB’ye karşı etkili koruma sağlaması (geniş spektrum), kozmetik olarak kabul edilebilir olması, suya dayanıklı olması (yüksek kalıcılık), toksik olmaması, fotostabil olması, irritasyon yapmaması ve yeterli SPF’ye sahip olmasıdır. En az SPF 30 ürünler tercih edilmelidir. Ürünün absorbe olup koruyucu tabaka oluşturması için dışarı çıkmadan 15-20 dakika önce uygulanması gerekir. Etkili bir korunma için kullanılması gereken ölçü 2 mg/cm2 dir. Bir erişkin ortalama tüm vücuda 35 ml güneş koruyucu uygulamalıdır. 2-3 saatte bir tekrarlanan uygulamalar yapılmalıdır. Terleme, yüzme ve agresif aktivitelerden sonra ürünün yeniden sürülmesi gerekebilir. Özellikle burun, yanaklar, kulaklar, ense bölgesi, eller ve kolların dışyüzü, ayak derisi ve saçsız kalmış baş bölgesine uygulamaya dikkat edilmelidir. Gözler ve göz çevresi de korunmalıdır.

Düzenli olarak güneşten korunmanın D vitamini sentezini azalttığı öne sürülmekle birlikte, son yıllarda yapılan geniş serili çalışmalarda bu fikri destekleyecek kanıt bulunamamıştır. Bu konudaki son görüş; güneş koruyucu kullanımının anlamlı bir vitamin D eksikliğine yol açmadığı; açsa bile diyet ve oral takviye preparatlar ile bu açığın kolaylıkla yerine konulabileceğinden yanadır.

Sonuç

Güneşten korunma ne kadar erken başlarsa o kadar yararlı olur. Tüm yaşlarda güneşten korunma fotoyaşlanma ve deri kanserlerinin engellenmesi için önemlidir. Güneşten korunmaya erken yaşlarda başlanmalı ve alışkanlık haline getirilmelidir. Güneş koruyucular yalnız tatilde, plajda değil, gündelik yaşamda da cildin açık bölgelerinin korunmasında kullanılmalıdır.

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

Bebeklerde Bez Pişiği ve Kızarıklıklar

Bebeklerin ciltleri farklı bir ortama uyum sağlamaya çalıştığı için, ilk aylarında bebeklerin vücudunda kızarıklıklar oluşması normaldir. Bebeğinizin vücudunda kızarıklık çıkarsa ve kızarıklık normal görünmüyorsa, pratisyen hekiminize danışın. Çoğu kızarıklıkta endişelenecek bir durum yoktur, ancak menenjit belirtilerine karşı dikkatli olmalısınız.

Bez Pişiği

Bez pişiği çok yaygın bir durumdur ve bebeklerin çoğunu etkileyebilmektedir. Genellikle, bebeğinizin cildinin bezde toplanan dışkı ve idrarla temas etmesi sonucunda ortaya çıkar. Bez pişiği bebeğinizin cildinde yaralara neden olur.

Çoğu bez pişiği, basit bir cilt bakımı uygulamasıyla ve eczacınızdan alabileceğiniz krem kullanılarak tedavi edilebilir. Hafif bez pişiklerinde bebeğiniz normalde çok fazla rahatsızlık hissetmez.

Kuru Cilt

Bebeklerin cildi daha incedir ve ekstra özen gerektirir. Kuru, pul pul bir cilt, birkaç leke, kızarıklıklar ve hafif pişikler, yenidoğanlarda normal bir durumdur ve kendi kendine geçer. Bebeğinizin normalde bir sorunu yoksa, ancak pişik olmuşsa ve bu durumdan endişeleniyorsanız, sağlık görevlinize danışın.

  1. Bez bölgesinin çevresinde kırmızı, yara olmuş bir pişik var. Bebeğim kendini rahatsız hissediyor ve çok ağlıyor.
  2. Bebeğiniz uzun bir süre boyunca kirli bezin içinde kaldı mı? Sağlık görevlinizin tavsiyelerini izlediniz mi ya da eczacınızla konuştunuz mu?
  3. Bezi sık sık değiştirin. Sağlık görevlinizle konuşun ve endişeleniyorsanız pratisyen hekiminizle görüşün.

Piyasada iki tür bez kremi vardır. Biri, ıslaklığı bebeğinizin cildinden uzak tutan koruyucu kremdir. Diğeri ise, yaraları temizlemek için kullanılan ilaçlı bir kremdir; ancak sadece bir sağlık uzmanı tarafından önerildiğinde kullanılmalıdır.

Bez Pişiği ile İlgili İpuçları

  • Cildine hava girmesi için, bebeğinizi üzerinde hiçbir kıyafet veya bez olmadan ılık ve güvenli bir yerde tutun.
  • Koruyucu krem kullanın.
  • Bezini sık sık kontrol etmeyi ve değiştirmeyi unutmayın.
Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

Çocuklarda ve Bebeklerde Göz Sağlığı

Çocuklarda ve bebeklerde göz sağlığı, erişkinlerden farklı özellikler gösterir. Bazı göz problemleri, örneğin göz tembelliği bebeklik ve çocukluk yaşlarında tedavi edilebilir, ancak tedavi edilmezse, çocuk büyüdükten sonra kalıcı olur ve tedavisi çocukluktan sonra mümkün olmaz.

Çocuklara iyi bir görme keskinliği kazandırmak için, şikayetleri olmaksızın onları erken yaşlardan itibaren göz kontrollerine götürmek ve göze gelebilecek çeşitli kazalardan korumak gerekir.

Bebeklerde Göz Gelişim Aşamaları

Doğumdan sonra ilk aylardan itibaren bebeklerin görme fonksiyonları birçok değişiklik ve gelişme gösterir:

Odaklama ve Obje Takibi:

Yeni doğan bebekler periferik görmeye (çevreyi görme) sahip olarak doğarlar ve ilk haftalardan sonra kademeli olarak objelere fokuslanma gelişmeye başlar.

  • aydan sonra bebekler objelerin üzerine ve 1 metre ileriye odaklanma yapabilirler.
  • aydan itibaren bebekler hareketli objeleri takip etmeye başlarlar, görme koordinasyonu ve derinlik hissi gelişmeye başlar.
  • aydan sonra objelere odaklanma ve hareketli cisimlerin takibinde iki göz bir arada hareket etmiyorsa, çocuk doktorunun bebeği göz uzmanına yönlendirmesi gerekir.

Işık ve Görüntüler:

Bebekler yeni doğduğunda parlak ışığa çok duyarlıdırlar, bu yüzden göz içine fazla ışık geçmemesi için gözbebekleri küçük durur (miyotik pupilla). İki haftadan sonra gözbebekleri genişler ve aydınlıkta daha geniş alanları fark etmeye başlarlar. İnsan yüzleri her zaman bebeklerin en çok ilgisini çeken imajlardır. İlk aylarda bebeklerin görme yeteneği geliştikçe tüm insan yüzlerini görmeye ve yüz ifadelerini ayırt etmeye başlarlar.

Renk Görme:

İlk aylardan sonra renklerin parlaklığını ve yoğunluğunu farketmeye başlarlar, koyu ve kontrast renklere açık tonlardan daha fazla bakarlar. 4 aylıktan sonra bebeklerin gözleri renklerin çoğunu fark edebilecek duruma gelir.

Konverjans:

Her iki gözün bir obje üzerine aynı anda odaklanma yeteneği olan Konverjans, 7 yaş civarında tam gelişmiş duruma gelir. Bu yüzden fokuslama ve göz kayması problemi olan çocukların bu yaşlardan önce mutlaka tedavisi yapılmalıdır.

Çocuklarda Refraksiyon Bozuklukları

Bulanık görmenin en önemli sebeplerinden olan refraksiyon bozuklukları, çocukluk çağında sıklıkla 2,5-3 yaş civarında başlamaktadır. Bu yüzden çocukluk döneminde herhangi bir göz şikayeti olmasa da, çocuklar bu yaşlarda ilk göz muayenesine götürülmelidirler.

Çocuklarda en sık görülen refraksiyon bozuklukları:

1- HİPERMETROPİ (Yakını görememe)

Bu gözler normalden kısadır. Yakında bulunan objelerden gelen ışınlar retina üzerinde net olarak fokuslanamaz ve bir şey okurken sayfa üzerindeki kelimeler bulanıklaşıp, harflerde karışmalar olur. Hipermetropide göz içinde bir mekanizma çalıştırılarak (akomodasyon), bu kusur düzeltilebilir. Kısa süre net gören hasta ancak bir süre sonra tekrar bulanık görmeye başlar. Göz ve baş ağrılarıyla birlikte gözde yorgunluk hissi oluşur. Sıklıkla 2,5-3 yaşlarında başlar.

2- MİYOPİ (Uzağı görememe)

Miyopik göz, normal göze göre daha uzun ve korneası (öndeki kırıcı saydam tabaka) daha diktir, böylelikle görüntüden gelen ışınlar retinanın önünde fokuslanır. Yakın objeler net görülebilir, uzaktakiler ise bulanık seçilirler. Genel olarak okul çağındaki çocuklarda ve 6 ile 18 yaş arasında herhangi bir yaşta ortaya çıkabilir.

3- ASTİGMATİZM (Şekil bozukluğu)

Hem uzak ve hem de yakındaki cisimlerde şekil bozukluğu ve bulanık görmeye neden olur. Yuvarlağı tam yuvarlak değil, oval gibi görmeye veya harfleri titrek veya gölgeli görmeye neden olur. Astigmatlı korneada bir meridyendeki eğrilik diğerinden fazladır, futbol topuna benzer. Normal kornea ise yuvarlak ve düzgündür, basketbol topuna benzer. Astigmat, miyopi veya hipermetropiyle birlikte görülebilir. Genellikle küçük yaştaki çocuklarda 3 yaş civarında başlayabilir.

Çocuklarda Görme Kontrollerinin Önemi

Çocukların görme keskinliği, çok çeşitli çocukluk çağı göz hastalıklarından olumsuz bir şekilde etkilenebilir. Çocukların görme fonksiyonlarının gelişmesi, çocukların büyüme ve gelişmesine paralel olarak 7-8 yaşına kadar devam eder. Küçük yaşlarda sıklıkla görülen fokus ve göz hizalama bozukluklarıyla (göz kaymaları) çeşitli göz hastalıkları erken dönemde teşhis ve tedavi edilirse, kalıcı bir hasar olmadan çocukların göz sağlığı korunmuş olur.

Görme Kontrolleri Niçin Çok Önemlidir?

İyi bir görme-keskinliği çocukların fiziksel gelişmesi ve okuldaki başarısında anahtar rol oynamaktadır. Görme sistemi bebeklerde ve küçük çocuklarda tam gelişmemiştir; beyindeki görme merkezlerinin normal gelişmesi için her iki gözden de beyine eşit görme uyarıları gönderilmesi gerekir. Eğer küçüklükte çocukların gözleri beyne net görüntüler göndermezse, görme-keskinlikleri az (tembel) olarak kalacak ve hayatın ileri dönemlerinde bu durum düzelmeyecektir. Fakat çocukluktaki görme problemleri erken dönemde, 0-6 yaş arasında sıklıkla takip edilir ve düzeltilirse, tedavisi başarılı olacaktır.

Görme Kontrolleri Ne Zaman ve Ne Sıklıkla Yapılmalı?

Çocukluk görme kontrolleri, yeni doğduklarında, bebeklik çağında, okul öncesi ve okul çağında yapılmalıdır. Amerikan Akademi Oftalmoloji ve Amerikan Pediatrik Oftalmoloji Dernekleri sağlıklı çocuklara şu testlerin yapılmasını önermektedir:

  1. Yeni doğan bebeklere: Red Reflex-Test (Kırmızı Reflex Testi) uygulanır. Bu testin çocuk doktorunun kontrolünde yapılması gerekir. Gözbebeğinden gelen ışık reflesi kırmızı ise normal, beyaz ise patolojiktir. Eğer bebek prematüre doğmuşsa, mutlaka prematüre retinopatisi açısından bu bebeklerin retina uzmanı göz doktoru tarafından detaylı muayenesi gerekmektedir.
  2. İnfant (Bebeklik çağı): Bu dönemdeki çocukların göz kontrolleri yine çocuk uzmanı tarafından yapılır (6 aylık-1 yaş). Göz hareketleri, akomodsyon-konverjans ilişkisi ve obje takipleri kontrol edilir. İnfantil esotropya (içe kayma) bu yaştaki bebeklerde sıklıkla görülebilir.
  3. Okul öncesi dönemde: 3-3,5 yaş arasında ilk göz muayenesi göz doktoru tarafından yapılmalıdır. Görme keskinliği mutlaka bu yaşlarda görme eşeli ile çeşitli obje ve ters E harfleri gösterilerek ölçülmelidir. Bu dönemde en sık göz kaymaları (strabismus; esotropya, ekzotropya, vertikal tropyalar), hipermetropi veya astigmatizma gibi kırılma kusurları saptanabilir.
  4. Okul çağı yaşlarında: Okula başlanmasıyla birlikte veya bir göz probleminden şüphelenilmesi durumunda, göz doktoru tarafından, geciktirilmeden çocukların görmeleri test edilmeli ve tam bir göz muayenesinden geçirilmelidir. Bu yaş grubunda en sık rastlanan göz bozukluğu, miyopi veya astigmatizmadır ve süratle gözlükle düzeltilmesi gerekir.

Görmeyi Etkileyen Fokus Bozuklukları ve Göz Kaymaları:

Aşağıdaki durumlardan şüphe ediliyorsa, çocukların göz doktoru tarafından muayene edilmesi gerekir:

AMBLİYOPİ (Göz tembelliği)

Ambliyopi terimi, gözde görme azlığı ve normal görme yeteneğinin tam olarak gelişmemesi anlamına gelir (erken çocukluk çağında). Bu durum sıklıkla bir gözde görüldüğünden, “tembel göz” (lazy-eye) denilmektedir. Göz tembelliği sıklıkla, görme keskinliğinin bir gözde diğerine göre çok daha iyi olmasıyla görülmektedir. Çocuk farkında olmadan her zaman daha iyi gören gözü kullandığı için, diğer göz arka planda kalır ve az kullanılan göz zamanla tembelleşir. Çocukluk yaşlarında görülen hipermetropik gözlerde en sık rastlanan tembellik nedeni, “anizometropik ambliyopi”dir. İki göz arasındaki kırılma kusurunun bir gözde daha yüksek olmasından kaynaklanır veya bir göz tamamen normal emetrop, öbür göz yüksek hipermetroptur. Çocuk iki gözü açıkken bir gözdeki yüksek kusuru farkedemez. Bu yüzden doktor kontrolü bu yaşlarda çok önemlidir. Amerika’da %2-3 oranında görülür. Göz tembelliğinin tedavisi, öncelikle bunun altındaki sebebi düzeltmek (örn. kırılma kusurunun veya şaşılığın vb.) ve iyi gözün kapatılıp tembel gözün çalışmasını sağlamaktır (Kapatma Oklüzyon Tedavisi). Ambliyopinin 8 yaşından sonra tedavisi mümkün değildir.

Ambliyopi (göz tembelliği) sıklıkla şaşılık nedeniyle de oluşabilir. Strabismusu (şaşılık) olan bir bebekte bir göz ileriye bakarken, diğeri içe veya dışa döner ya da yukarı ile aşağı bakar.

GÖZ KAYMALARI:

  • İçe Kaymalar (Esotropyalar)
  • Dışa Kaymalar (Ekzotropyalar – İntermitant Ekzotropiler)
  • Vertikal Kaymalar (Dikey eksendeki kaymalar)

Göz kaymaları sabit olabilir veya zaman zaman aralıklı da olabilir. Tek göz veya iki gözde birden olabilir. Yatay hareketleri sağlayan göz kaslarında veya dikey hareketleri sağlayan kaslarda hareket bozukluklarıyla oluşurlar. Normalde iki göz ileriye bakarken, her iki gözün retinalarının aynı noktalardan uyarılması gerekir veya görüntüden gelen sinyallerin, paralel iki gözün “retina korrespondans noktaları”nı uyarması gerekir. Kayan gözden gelen görme sinyalleri aynı noktada uyarı yapamayacağı için iki görüntü oluşacak ve “füzyon” mekanizması bu görüntüleri beyinde birleştiremeyecektir. Beyin çift görmeyi engellemek için kayan gözden gelen sinyalleri zamanla bir korunma refleksiyle silecektir (süpresyon). Bu gözün görmesi tembelleşecektir.

PTOSİS

Üst göz kapağının düşük olmasıdır. Çeşitli nedenlerle doğuştan veya sonradan oluşabilir. Üst kapağın gözü örtmesi veya gözbebeğini tam veya kısmen kapatmasıyla göz tembelliğine yol açabilir.

GÖZ ÖN YÜZEY HASTALIKLARI

Çocuklarda gözün ön yüzeyinin parlak ve saydam görünümde olması gerekir. Eğer gözün ön yüzeyinde bir bulanıklık veya özellikle gözbebeğinde bir beyazlık ya da leke görülürse, bunlar da görmeyi etkileyeceğinden, “ambliyopi”ye neden olabilirler. Gözbebeğinde bir beyazlık farkedilirse, “doğuştan katarakt” (Konjenital Katarakt ) veya “doğuştan retina hastalıkları”ndan (Retinoblastom – en sık görülen göz içi tümörü) şüphelenilmesi ve bu çocukların hızlı bir şekilde göz doktoruna gönderilmesi gerekir. Günümüzde modern katarakt cerrahisiyle bu bebekler başarıyla tedavi edilmektedir. Retinoblastomda da erken tanıyla bu bebeklere hayat kurtarıcı tedavi seçenekleri sunulmaktadır.

ÇOCUKLUK ÇAĞI GÖZ YARALANMALARINDAN KORUNMA

Her yıl binlerce çocuk oyun oynarken, spor yaparken, ev veya arabada birtakım kazalara maruz kalabilirler. Göze gelen çeşitli kimyasallar veya zararlı ışınlar yanıklara, travmalar da gözde künt veya delici yaralanmalara (glob perforasyonu gibi) yol açabilir. Gözün hasara uğraması veya göz kaybıyla körlük oluşması, çocuğun ilerideki hayatına, ruh sağlığına ve fiziksel gelişimine büyük zarar verecektir. Gözün fonksiyonel bir organ olması, aynı zamanda yüzde kozmetik bir özellik göstermesi, insan hayatındaki önemini daha da artırmaktadır. Bu yüzden çocukları her türlü kazadan uzak tutmak için onları gözümüz gibi korumalı ve çeşitli önlemler almalıyız. Oyun oynarken, spor yaparken uygun koruyucu gözlükler kullanarak, onları %90 oranında çeşitli göz yaralanmalarından ve zararlı ışınlardan korumak mümkündür.

 

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

D Vitamini Eksikliği ve Önemi

D Vitamini Neden Önemlidir?

D vitamini, deride kolesterolden köken alan kalsiyum ve fosfor metabolizması ile ilgili olan bir hormondur. Son 20 yılda D vitamini konusunda çok fazla çalışma yapılmış ve hayret verici bulgular elde edilmiştir. Bugün D vitamininin vücutta hemen hemen her organı etkilediğini biliyoruz.

  • D vitamini kas ve kemiklerin sağlığında çok önemli bir role sahiptir. Kalsiyum ve fosforun bağırsaklardan emilimine yardımcı olmakla beraber kemiklerin sağlığı üzerine de katkıda bulunur. Bu nedenle D vitamini kas ağrılarını, kemik ağrılarını, kronik yorgunluğu ve osteoporozu önleyebilmekte ve tedavi edebilmektedir.
  • D vitamini bağışıklık sisteminin normal fonksiyon görmesinde hayati bir role sahiptir.Bu nedenle D vitamini astım, romatoid artrit, Tip 1 diyabet, Crohn hastalığı ve Multiple Skleroz gibi immun bozuklukların önlenmesinde ve tedavisinde kullanılabilmektedir.
  • D vitamini normal ve kanserli hücrelerin büyümesini kontrol etmektedir. Böylece D vitamini özellikle kolon, prostat, pankreas ve meme kanserlerinin önlenmesinde ve tedavisinde önemli bir rol oynayabilmektedir.
  • D vitamini pankreasta insulin üreten hücrelerden insulin sentezini uyarmaktadır. Ayrıca insülin rezistansını azaltmaktadır. Bu nedenle tip 2 diyabetin önlenmesinde ve tedavisinde yardımcı olabilmektedir.
  • D vitamini ‘Renin-Anjiyotensin-Aldosteron Sistemini’ (RAAS) inhibe eder. RAAS fazla miktarda çalışırsa yüksek kan basıncına (hipertansiyon), böbrek hastalığına ve kalp yetmezliğine neden olmaktadır. D vitamini RAAS’ı inhibe etmekte ve böylece hipertansiyon, böbrek hastalığı ve kalp yetmezliğini önleyebilmektedir.
  • D vitamini RAAS’ı inhibe ederek, insülin rezistansını azaltarak ve kan damar duvarlarında kolesterolün yerleşimini önleyerek koroner kalp hastalığını önleyebilmektedir.
  • D vitamini derinin normal fonksiyonunu etkilemekte ve bu nedenle psöryazis (sedef hastalığı) gibi deri hastalıklarının tedavisinde yardımcı olabilmektedir.
  • D vitamini diş sağlığını etkilemekte ve bu nedenle birçok diş probleminin önlenmesinde önemli rol oynayabilmektedir.
  • D vitamini kişinin ruhsal durumunu etkilemekte ve bu nedenle depresyon gibi ruhsal bozuklukların önlenmesinde ve tedavisinde önemli bir rol oynayabilmektedir.

D Vitamini Hakkında Yanlış Bilinenler

D vitamini hakkında doğru zannedilen fakat yanlış bilinen birçok düşünce vardır. İşte bunlardan bazıları:

  • Ben süt içiyorum, dolayısıyla D vitaminim düşük olamaz.
  • Her gün multivitamin ve kalsiyum hapları alıyorum, dolayısıyla D vitamini yönünden bir problemim olamaz.
  • Ben sağlıklı besleniyorum, dolayısıyla D vitaminim yeterli olmalı.
  • Haftada iki defa dışarıda tenis oynuyorum. D vitaminim nasıl düşük olabilir?
  • D vitamini almak istemiyorum, çünkü D vitamini toksisitesi ile ilgili yazılar okudum, oldukça korkunç idi.
  • Günde en az 15 dakika güneş altında bulunuyorum, D vitaminim iyi olmalı.
  • Ben güneşli bir şehirde yaşıyorum, D vitaminim nasıl düşük olabilir.

Bu tür yorumları yapanlara basitçe kanlarında D vitamini düzeylerine bakılması söylendiğinde birçoğunda kan vitamin D düzeylerinin düşük olduğu gözlenmektedir.

D Vitamini Eksikliği Nasıl Anlaşılır?

D vitamini eksikliği basit bir kan testiyle kolayca belirlenebilmektedir. Eksikliğinin belirlenmesi durumunda doktorunuz uygun bir tedavi şekli önerecektir. D vitamininin vücudunuzda eksik olduğunu kendi kendinize anlayabilmeniz pek mümkün değildir. D vitamini eksikliğinin semptomları diğer rahatsızlık ve hastalıklarla karıştırılabileceğinden en kesin çözüm doktor muayenesi ile kan testi yaptırmaktır.

D Vitamini ve Güneş Işığı Bağlantısı

Başlıca doğal D vitamini kaynağı güneştir. Güneş ışığına bağlı olarak derinin D vitamini sentezlemesi ekvatordan uzaklığa, mevsime, gün içi saate, derinin rengine, aşırı şişmanlığa, yaşa, güneş kremlerinin kullanımına ve hava kirliliğine göre değişim göstermektedir. Öyle ki 70 yaşındaki bir insanın deriden vitamin D üretebilme şansı 20 yaşındaki bir insana kıyasla mevsimden bağımsız olarak (yaz veya kış olması farketmeksizin) 4 kat daha düşüktür. Güneşten yeterli D vitamini elde etmek için saat 10-15 arası kol ve bacakların açık olarak güneş altında önemli miktarlarda kalması gerekmektedir. Bu şekilde uzun süre güneş altında kalmak deri kanseri gelişme riskini arttırmaktadır. Güneşlenme olsa dahi vitamin D’nin vücuttaki düzeyleri, fizyolojik olarak fonksiyonlarını minimum düzeyde yerine getirebilmesi gereken miktara (arzu edilen düzey olan 30 mikrogram/L) ulaşamamaktadır. Yine 15 faktörlü bir güneş kremi yeterince uygulandığında vitamin D sentezini %99’a varan oranda azaltmaktadır.

Optimal D vitamini düzeyini elde etmenin en iyi yolu uygun bir şekilde güneşlenmek ve doktorunuzun önerileri doğrultusunda dışarıdan D vitamini desteği sağlamaktır. Yoğun klinik çalışmalar sonunda günlük önerilen D vitamini dozu 2000-6000 I.U (50-150 mikrogram) civarındadır. Kan D vitamini düzeyinin ise 30-80 mikrogram/L arasında olması arzu edilmektedir.Üç ayda bir kan D vitamini ve kalsiyum düzeylerine bakılarak optimum D vitamini düzeylerine ulaşıldığının kontrol edilmesi önerilmektedir.

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz: