Güneş Kremi Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Hayat, ısı ve enerji kaynağı olan güneş, son 30-40 yıldır deri üzerindeki olumsuz etkilerinin fark edilmesinden sonra korunulması gereken bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünya yüzeyine ulaşan güneş ışıkları infrared ışıktan ultraviyole (UV) ışığına kadar değişen dalga boylarındadır. Deriye en zararlı dalga boyları ise UVA ve UVB’dir. Uygun kullanıldığında güneş koruyucular UV ilişkili hasar ve deri kanserini engellemekte etkilidir. Bu makalede güneş ışınları ve etkileri, güneşten korunmada genel prensipler, güneş koruyucular ve kullanımları tartışılacaktır.

Güneş Işınları ve Etkileri

Güneş ışığı hayatın idamesi için gereklidir. Duygu durum üzerinde yaptığı olumlu etkilere ek olarak deride vitamin D sentezini sağladığı da bilinmektedir. Dünya yüzeyine ulaşan güneş ışınları geniş bir elektromanyetik spektruma sahiptir. Bu spektrum içinde infrared ışıktan UV ışığına kadar değişen dalga boyları yer alır. Solar UV, dünyaya UVB ve UVA olarak ulaşmakta, UVC ise ozan tabakasında yaklaşık %100 oranında filtre edildiğinden yeryüzüne ulaşmamaktadır. UVA ve UVB deriye en zararlı olan dalga boylarıdır. UV ışığı DNA hasarına yol açabilir ve kansere yol açan genetik mutasyonlara neden olabilir. UV radyasyonu dalga boylarına bu dalga boylarının biyolojik etkilerine göre 3’e ayrılır. UVA 400-320 nm, UVB 320-290 nm ve UVC 290-200 nm dalga boylarında yer alır. UVA yeryüzüne ulaşan UV ışınlarının %90’ını oluşturur. UVA-1 (340-400 nm) ve UVA-2 (320-340 nm)’ye ayrılır. Başlıca bronzlaşmadan sorumludur. Yanıkların %10-20’sinde rol oynar. Camlardan geçebilir ve cam arkasında da risk oluşturabilir. Derinin dermal tabakasına penetre olması nedeniyle fotoyaşlanmanın dermal değişikliklerinden sorumludur. Radikal oksijen üretimini arttırarak indirekt DNA hasarı yapar ve karsinogenezisi tetikleyebilir.

UVB, biyolojik olarak en aktif ve potansiyel olarak zararlı spektrumdur. %90’ı ozon tabakasında filtre edilmesine rağmen, güneş yanıklarının %85’inden sorumludur. Primidin dimerleri oluşturarak DNA hasarına yol açar. UVB karsinojeniktir ve fotoyaşlanmada majör rol oynar. Derideki akut ve kronik hasardan başlıca sorumlu UV spektrumudur.

UVC ise yeryüzüne ulaşmadığından insan sağlığı için önemli olan solar UV radyasyon, sadece UVA ve UVB’yi içerir. DNA tarafından absorbe edilen radyasyon UVB aralığındadır. DNA’da oluşan hasar ise karsinojenik olayların başlangıcı için anahtar özellik taşımaktadır. UVA ve UVB’nin her ikisi birden fotoyaşlanmada suçlanan doku hasarına neden olan biyomedikal yolları indükleme kapasitesine sahiptirler.

UV ışınları deri üzerinde akut ve kronik değişikliklere yol açarlar. Akut yani kısa dönemde oluşan değişiklikler içinde güneş yanığı, hiperpigmentasyon yani bronzlaştırıcı etki yer alır. Kronik dönemde ise UV fotoyaşlanma ve fotokarsinogenezise yol açar. Güneş yanığından asıl olarak UVB sorumludur ancak UVA-2’nin de etkisi belirgindir. UV’ye bağlı bronzlaşma dalga boyuna bağlı olarak iki şekilde olur. Erken bronzlaşma UVA’ya bağlıdır ve UV maruziyetinden hemen sonra, aynı gün içinde görülür. Geç bronzlaşma daha çok UVB’ye bağlıdır ve ortalama 3. günde ortaya çıkar. Kronik UV maruziyeti sonucu gelişen fotoyaşlanmadan esas olarak etkilenen alanlar güneşe en çok maruz kalan yüz, boyun, gövde ön bölgesi, el sırtı ve kol ekstansör yüzleridir. Deri kuru ve atrofik görünümde olabilir. İnce kırışıklıklar veya kaba derin kırışıklıkların yanısıra donuk bir deri rengi, kahverengi lekeler (lentigo), çiller (efelitler), benekli pigmentasyon, komedonlar, sebase hiperplaziler ve aktinik keratozlar görülebilir. UV, DNA hasarı yoluyla gen mutasyonlarını uyararak ve antitümöral immün cevabı baskılayarak kronik süreçte fotokarsinogenezise yol açabilir. Mutasyonlar p53, p16, p14 gibi tümör supresör genlerde ve bcl-2 gibi proto-onkogenlerde görülür. Deride UV radyasyonuna bağlı olarak gelişen deri kanserleri içinde bazal hücreli karsinom, yassı hücreli karsinom ve malign melanom yer almaktadır. Deri kanserleri görülme sıklığı son yıllarda giderek artmaktadır. Bunu etkileyen faktörler içinde sıcak bölgelerde tatil alışkanlığı, güneşlenme alışkanlığı ve incelmiş ozon tabakası nedeniyle UV radyasyonuna maruziyetin artması sayılabilir. Malign melanom olgularının %60’ı, melanom dışı deri kanserlerinin %90’ı UV’ye bağlıdır.

UV’nin deri üzerindeki etkileri UV radyasyonunun dozu ve kişinin deri tipi ile ilişkilidir. UV şiddetini belirleyen çeşitli parametreler mevcuttur. Örneğin; coğrafi enlem-boylam, mevsim ve günün hangi bölümü olduğu önemlidir. UV radyasyonunu etkileyen diğer çevresel faktörler ozon tabakası, bulutlar, havadaki toz miktarı ve UV’nin yerden yansımasıdır. UV radyasyonunun şiddeti dağda deniz seviyesinden daha fazladır. Beyaz kum, kar ve suyun yansıtıcılığının yüksek olması da UV radyasyonunun şiddetini arttırır.

Güneşten Korunmak

Güneşin zararlı etkilerinden korunmak için her yaş grubunda uygulanabilecek önlemler mevcuttur. Güneşten korunmaya erken yaşta başlanmalı ve alışkanlık haline getirilmelidir. Kızarma, su toplama ve soyulmalara neden olabilecek güneş yanıklarından kaçınılmalıdır. Çocuklukta geçirilecek güneş yanıkları sonradan gelişebilecek deri kanserleri için risk faktörü oluşturmaktadır.

  • Giyinmek, en iyi güneşten korunma yöntemidir. Kuru ve sık dokulu kol ve bacakları kapatan giysiler iyi bir korunma sağlarlar. En az 10 cm kenarlı şapkalar saçlı deri, boyun ve yüz korunmasında önemlidir.
  • Güneşli günlerde dış ortamda gölge alanlar tercih edilmelidir. Ancak bu alanların koruyuculuğunun da %20-40 olduğu unutulmamalıdır.
  • UV ışınlarının göz üzerine etkileri (katarakt, keratit, maküler dejenerasyon) nedeniyle UV filtreli güneş gözlükleri kullanılmalıdır.
  • UV şiddetinin fazla olduğu saatlerde açık hava faaliyetleri kısıtlanmalı, özellikle saat 10 ile 15 arasında güneş altında kalınmamalıdır.
  • Tüm bu önlemlere ek olarak açıkta kalan deri bölgelerini korumak için güneş koruyucular kullanılmalıdır.

Güneş Kremleri

UV radyasyonundan korunmada UV filtreleri içeren güneş koruyucuların kullanılması tercih edilen yöntemlerdendir. Güneş koruyucular deriye ulaşan UV ışınlarının absorbe edilmesine, yansımasına veya saçılmasına yol açarak penetrasyonunu engelleyen krem, losyon, jel veya sprey formundaki organik veya inorganik maddelerdir. 1930’lu yıllarda ilk üretilen güneşten koruyucular sadece UVB’ye karşı etkiliyken, son yıllarda UVA’nın da kanser oluşumu, deri yaşlanması, fotoalerji ve fototoksiteye yol açabileceğinin anlaşılmasıyla, UVA spektrumunu da hedefleyen yeni ürünler üretilmeye başlanmıştır. Bu nedenle UVA + UVB kombine etkili preparatlar ön plana çıkmıştır.

Güneşten koruyucuların koruma oranını belirleyen en önemli belirteç güneş koruma faktörüdür (SPF). SPF; güneş koruyucuların etkinliğinin ölçümünü yani koruyucu ürünün minimal eritem dozunu ne kadar azalttığını gösterir. UV filtrelerinin kalıcılığı da önemlidir. Suya dirençli güneş koruyucu 2×20 dakikalık su banyosu, suya çok dirençli ise 4×20 dakikalık su banyosu sonrası devam eden etkin korumayı ifade etmektedir. Güneşten koruyucular derinin stratum korneum yüzeyini kaplayarak epidermis ve dermise ulaşan radyasyonu azaltırlar. Bunu UV radyasyonunu absorbe ederek veya dağıtarak yaparlar.

Etki mekanizmalarına göre inorganik (fiziksel) ve organik (kimyasal) koruyucular olarak ikiye ayrılırlar. İnorganik koruyucular partiküllü yapıları nedeniyle fiziksel bir bariyer oluşturarak güneş ışınlarının deri dışına yansıtarak etki ederler. Çinko oksit, titanyum dioksit, demir oksit, kaolin, petrolatum, talk ve kalamin bu grubun örnekleridir. Organik karşıtlarına göre daha güvenilir, daha az toksik, daha stabil olmaları, stratum korneuma penetre olmamaları geçmişte daha sık tercih edilmelerine neden olmuş, ancak deri yüzeyinde opak görünüm oluşturmaları, komedon oluşumuna sebep olmaları ve giysilerde leke oluşturma gibi kozmetik sebepler kullanımlarını kısıtlamıştır. Son yıllarda mikronize hale getirilmiş fiziksel bariyerler bu kozmetik endişeleri azaltmasına rağmen, bu değişiklik ile UVA absorbsiyonu azalırken etkinlik daha kısa dalga boylu UV ışınlarına kaymıştır. Organik güneş koruyucularda inorganiklerden farklı bir mekanizma söz konusudur. Bunlar ışık enerjisini saptırarak elektron uyarımına sebep olurlar. Elektron uyarımı ışık enerjisinin ısı enerjisine dönüşümüne sebep olur. Kişide sıcaklık hissi oluşabilir. Organik koruyucular UVB etkililer (PABA, sinnamat vb.) ve UVA etkililer (benzofenon, avobenzon vb) olmak üzere ikiye ayrılır.

Uygun süre ve dozda kullanıldıklarında güneşten koruyucular UV-ilişkili hasar ve deri kanserini engellemekte etkilidir. Nadiren güneş koruyuculara bağlı yanma ve batma hissi görülebilir. PABA ve oksifenon fotoallerjen etkilerinden dolayı alerjik kontakt dermatite yol açabilirler. Fotodermatozu veya ekzaması olan kişilerde bu ürünlerin kullanımında dikkatli olunmalıdır.

Güneş Kremi Kullanırken Dikkat Edilecekler

Bir güneşten koruyucu ajanda aranan özellikler; hem UVA hem UVB’ye karşı etkili koruma sağlaması (geniş spektrum), kozmetik olarak kabul edilebilir olması, suya dayanıklı olması (yüksek kalıcılık), toksik olmaması, fotostabil olması, irritasyon yapmaması ve yeterli SPF’ye sahip olmasıdır. En az SPF 30 ürünler tercih edilmelidir. Ürünün absorbe olup koruyucu tabaka oluşturması için dışarı çıkmadan 15-20 dakika önce uygulanması gerekir. Etkili bir korunma için kullanılması gereken ölçü 2 mg/cm2 dir. Bir erişkin ortalama tüm vücuda 35 ml güneş koruyucu uygulamalıdır. 2-3 saatte bir tekrarlanan uygulamalar yapılmalıdır. Terleme, yüzme ve agresif aktivitelerden sonra ürünün yeniden sürülmesi gerekebilir. Özellikle burun, yanaklar, kulaklar, ense bölgesi, eller ve kolların dışyüzü, ayak derisi ve saçsız kalmış baş bölgesine uygulamaya dikkat edilmelidir. Gözler ve göz çevresi de korunmalıdır.

Düzenli olarak güneşten korunmanın D vitamini sentezini azalttığı öne sürülmekle birlikte, son yıllarda yapılan geniş serili çalışmalarda bu fikri destekleyecek kanıt bulunamamıştır. Bu konudaki son görüş; güneş koruyucu kullanımının anlamlı bir vitamin D eksikliğine yol açmadığı; açsa bile diyet ve oral takviye preparatlar ile bu açığın kolaylıkla yerine konulabileceğinden yanadır.

Sonuç

Güneşten korunma ne kadar erken başlarsa o kadar yararlı olur. Tüm yaşlarda güneşten korunma fotoyaşlanma ve deri kanserlerinin engellenmesi için önemlidir. Güneşten korunmaya erken yaşlarda başlanmalı ve alışkanlık haline getirilmelidir. Güneş koruyucular yalnız tatilde, plajda değil, gündelik yaşamda da cildin açık bölgelerinin korunmasında kullanılmalıdır.

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

Bebeklerde Bez Pişiği ve Kızarıklıklar

Bebeklerin ciltleri farklı bir ortama uyum sağlamaya çalıştığı için, ilk aylarında bebeklerin vücudunda kızarıklıklar oluşması normaldir. Bebeğinizin vücudunda kızarıklık çıkarsa ve kızarıklık normal görünmüyorsa, pratisyen hekiminize danışın. Çoğu kızarıklıkta endişelenecek bir durum yoktur, ancak menenjit belirtilerine karşı dikkatli olmalısınız.

Bez Pişiği

Bez pişiği çok yaygın bir durumdur ve bebeklerin çoğunu etkileyebilmektedir. Genellikle, bebeğinizin cildinin bezde toplanan dışkı ve idrarla temas etmesi sonucunda ortaya çıkar. Bez pişiği bebeğinizin cildinde yaralara neden olur.

Çoğu bez pişiği, basit bir cilt bakımı uygulamasıyla ve eczacınızdan alabileceğiniz krem kullanılarak tedavi edilebilir. Hafif bez pişiklerinde bebeğiniz normalde çok fazla rahatsızlık hissetmez.

Kuru Cilt

Bebeklerin cildi daha incedir ve ekstra özen gerektirir. Kuru, pul pul bir cilt, birkaç leke, kızarıklıklar ve hafif pişikler, yenidoğanlarda normal bir durumdur ve kendi kendine geçer. Bebeğinizin normalde bir sorunu yoksa, ancak pişik olmuşsa ve bu durumdan endişeleniyorsanız, sağlık görevlinize danışın.

  1. Bez bölgesinin çevresinde kırmızı, yara olmuş bir pişik var. Bebeğim kendini rahatsız hissediyor ve çok ağlıyor.
  2. Bebeğiniz uzun bir süre boyunca kirli bezin içinde kaldı mı? Sağlık görevlinizin tavsiyelerini izlediniz mi ya da eczacınızla konuştunuz mu?
  3. Bezi sık sık değiştirin. Sağlık görevlinizle konuşun ve endişeleniyorsanız pratisyen hekiminizle görüşün.

Piyasada iki tür bez kremi vardır. Biri, ıslaklığı bebeğinizin cildinden uzak tutan koruyucu kremdir. Diğeri ise, yaraları temizlemek için kullanılan ilaçlı bir kremdir; ancak sadece bir sağlık uzmanı tarafından önerildiğinde kullanılmalıdır.

Bez Pişiği ile İlgili İpuçları

  • Cildine hava girmesi için, bebeğinizi üzerinde hiçbir kıyafet veya bez olmadan ılık ve güvenli bir yerde tutun.
  • Koruyucu krem kullanın.
  • Bezini sık sık kontrol etmeyi ve değiştirmeyi unutmayın.
Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

Çocuklarda ve Bebeklerde Göz Sağlığı

Çocuklarda ve bebeklerde göz sağlığı, erişkinlerden farklı özellikler gösterir. Bazı göz problemleri, örneğin göz tembelliği bebeklik ve çocukluk yaşlarında tedavi edilebilir, ancak tedavi edilmezse, çocuk büyüdükten sonra kalıcı olur ve tedavisi çocukluktan sonra mümkün olmaz.

Çocuklara iyi bir görme keskinliği kazandırmak için, şikayetleri olmaksızın onları erken yaşlardan itibaren göz kontrollerine götürmek ve göze gelebilecek çeşitli kazalardan korumak gerekir.

Bebeklerde Göz Gelişim Aşamaları

Doğumdan sonra ilk aylardan itibaren bebeklerin görme fonksiyonları birçok değişiklik ve gelişme gösterir:

Odaklama ve Obje Takibi:

Yeni doğan bebekler periferik görmeye (çevreyi görme) sahip olarak doğarlar ve ilk haftalardan sonra kademeli olarak objelere fokuslanma gelişmeye başlar.

  • aydan sonra bebekler objelerin üzerine ve 1 metre ileriye odaklanma yapabilirler.
  • aydan itibaren bebekler hareketli objeleri takip etmeye başlarlar, görme koordinasyonu ve derinlik hissi gelişmeye başlar.
  • aydan sonra objelere odaklanma ve hareketli cisimlerin takibinde iki göz bir arada hareket etmiyorsa, çocuk doktorunun bebeği göz uzmanına yönlendirmesi gerekir.

Işık ve Görüntüler:

Bebekler yeni doğduğunda parlak ışığa çok duyarlıdırlar, bu yüzden göz içine fazla ışık geçmemesi için gözbebekleri küçük durur (miyotik pupilla). İki haftadan sonra gözbebekleri genişler ve aydınlıkta daha geniş alanları fark etmeye başlarlar. İnsan yüzleri her zaman bebeklerin en çok ilgisini çeken imajlardır. İlk aylarda bebeklerin görme yeteneği geliştikçe tüm insan yüzlerini görmeye ve yüz ifadelerini ayırt etmeye başlarlar.

Renk Görme:

İlk aylardan sonra renklerin parlaklığını ve yoğunluğunu farketmeye başlarlar, koyu ve kontrast renklere açık tonlardan daha fazla bakarlar. 4 aylıktan sonra bebeklerin gözleri renklerin çoğunu fark edebilecek duruma gelir.

Konverjans:

Her iki gözün bir obje üzerine aynı anda odaklanma yeteneği olan Konverjans, 7 yaş civarında tam gelişmiş duruma gelir. Bu yüzden fokuslama ve göz kayması problemi olan çocukların bu yaşlardan önce mutlaka tedavisi yapılmalıdır.

Çocuklarda Refraksiyon Bozuklukları

Bulanık görmenin en önemli sebeplerinden olan refraksiyon bozuklukları, çocukluk çağında sıklıkla 2,5-3 yaş civarında başlamaktadır. Bu yüzden çocukluk döneminde herhangi bir göz şikayeti olmasa da, çocuklar bu yaşlarda ilk göz muayenesine götürülmelidirler.

Çocuklarda en sık görülen refraksiyon bozuklukları:

1- HİPERMETROPİ (Yakını görememe)

Bu gözler normalden kısadır. Yakında bulunan objelerden gelen ışınlar retina üzerinde net olarak fokuslanamaz ve bir şey okurken sayfa üzerindeki kelimeler bulanıklaşıp, harflerde karışmalar olur. Hipermetropide göz içinde bir mekanizma çalıştırılarak (akomodasyon), bu kusur düzeltilebilir. Kısa süre net gören hasta ancak bir süre sonra tekrar bulanık görmeye başlar. Göz ve baş ağrılarıyla birlikte gözde yorgunluk hissi oluşur. Sıklıkla 2,5-3 yaşlarında başlar.

2- MİYOPİ (Uzağı görememe)

Miyopik göz, normal göze göre daha uzun ve korneası (öndeki kırıcı saydam tabaka) daha diktir, böylelikle görüntüden gelen ışınlar retinanın önünde fokuslanır. Yakın objeler net görülebilir, uzaktakiler ise bulanık seçilirler. Genel olarak okul çağındaki çocuklarda ve 6 ile 18 yaş arasında herhangi bir yaşta ortaya çıkabilir.

3- ASTİGMATİZM (Şekil bozukluğu)

Hem uzak ve hem de yakındaki cisimlerde şekil bozukluğu ve bulanık görmeye neden olur. Yuvarlağı tam yuvarlak değil, oval gibi görmeye veya harfleri titrek veya gölgeli görmeye neden olur. Astigmatlı korneada bir meridyendeki eğrilik diğerinden fazladır, futbol topuna benzer. Normal kornea ise yuvarlak ve düzgündür, basketbol topuna benzer. Astigmat, miyopi veya hipermetropiyle birlikte görülebilir. Genellikle küçük yaştaki çocuklarda 3 yaş civarında başlayabilir.

Çocuklarda Görme Kontrollerinin Önemi

Çocukların görme keskinliği, çok çeşitli çocukluk çağı göz hastalıklarından olumsuz bir şekilde etkilenebilir. Çocukların görme fonksiyonlarının gelişmesi, çocukların büyüme ve gelişmesine paralel olarak 7-8 yaşına kadar devam eder. Küçük yaşlarda sıklıkla görülen fokus ve göz hizalama bozukluklarıyla (göz kaymaları) çeşitli göz hastalıkları erken dönemde teşhis ve tedavi edilirse, kalıcı bir hasar olmadan çocukların göz sağlığı korunmuş olur.

Görme Kontrolleri Niçin Çok Önemlidir?

İyi bir görme-keskinliği çocukların fiziksel gelişmesi ve okuldaki başarısında anahtar rol oynamaktadır. Görme sistemi bebeklerde ve küçük çocuklarda tam gelişmemiştir; beyindeki görme merkezlerinin normal gelişmesi için her iki gözden de beyine eşit görme uyarıları gönderilmesi gerekir. Eğer küçüklükte çocukların gözleri beyne net görüntüler göndermezse, görme-keskinlikleri az (tembel) olarak kalacak ve hayatın ileri dönemlerinde bu durum düzelmeyecektir. Fakat çocukluktaki görme problemleri erken dönemde, 0-6 yaş arasında sıklıkla takip edilir ve düzeltilirse, tedavisi başarılı olacaktır.

Görme Kontrolleri Ne Zaman ve Ne Sıklıkla Yapılmalı?

Çocukluk görme kontrolleri, yeni doğduklarında, bebeklik çağında, okul öncesi ve okul çağında yapılmalıdır. Amerikan Akademi Oftalmoloji ve Amerikan Pediatrik Oftalmoloji Dernekleri sağlıklı çocuklara şu testlerin yapılmasını önermektedir:

  1. Yeni doğan bebeklere: Red Reflex-Test (Kırmızı Reflex Testi) uygulanır. Bu testin çocuk doktorunun kontrolünde yapılması gerekir. Gözbebeğinden gelen ışık reflesi kırmızı ise normal, beyaz ise patolojiktir. Eğer bebek prematüre doğmuşsa, mutlaka prematüre retinopatisi açısından bu bebeklerin retina uzmanı göz doktoru tarafından detaylı muayenesi gerekmektedir.
  2. İnfant (Bebeklik çağı): Bu dönemdeki çocukların göz kontrolleri yine çocuk uzmanı tarafından yapılır (6 aylık-1 yaş). Göz hareketleri, akomodsyon-konverjans ilişkisi ve obje takipleri kontrol edilir. İnfantil esotropya (içe kayma) bu yaştaki bebeklerde sıklıkla görülebilir.
  3. Okul öncesi dönemde: 3-3,5 yaş arasında ilk göz muayenesi göz doktoru tarafından yapılmalıdır. Görme keskinliği mutlaka bu yaşlarda görme eşeli ile çeşitli obje ve ters E harfleri gösterilerek ölçülmelidir. Bu dönemde en sık göz kaymaları (strabismus; esotropya, ekzotropya, vertikal tropyalar), hipermetropi veya astigmatizma gibi kırılma kusurları saptanabilir.
  4. Okul çağı yaşlarında: Okula başlanmasıyla birlikte veya bir göz probleminden şüphelenilmesi durumunda, göz doktoru tarafından, geciktirilmeden çocukların görmeleri test edilmeli ve tam bir göz muayenesinden geçirilmelidir. Bu yaş grubunda en sık rastlanan göz bozukluğu, miyopi veya astigmatizmadır ve süratle gözlükle düzeltilmesi gerekir.

Görmeyi Etkileyen Fokus Bozuklukları ve Göz Kaymaları:

Aşağıdaki durumlardan şüphe ediliyorsa, çocukların göz doktoru tarafından muayene edilmesi gerekir:

AMBLİYOPİ (Göz tembelliği)

Ambliyopi terimi, gözde görme azlığı ve normal görme yeteneğinin tam olarak gelişmemesi anlamına gelir (erken çocukluk çağında). Bu durum sıklıkla bir gözde görüldüğünden, “tembel göz” (lazy-eye) denilmektedir. Göz tembelliği sıklıkla, görme keskinliğinin bir gözde diğerine göre çok daha iyi olmasıyla görülmektedir. Çocuk farkında olmadan her zaman daha iyi gören gözü kullandığı için, diğer göz arka planda kalır ve az kullanılan göz zamanla tembelleşir. Çocukluk yaşlarında görülen hipermetropik gözlerde en sık rastlanan tembellik nedeni, “anizometropik ambliyopi”dir. İki göz arasındaki kırılma kusurunun bir gözde daha yüksek olmasından kaynaklanır veya bir göz tamamen normal emetrop, öbür göz yüksek hipermetroptur. Çocuk iki gözü açıkken bir gözdeki yüksek kusuru farkedemez. Bu yüzden doktor kontrolü bu yaşlarda çok önemlidir. Amerika’da %2-3 oranında görülür. Göz tembelliğinin tedavisi, öncelikle bunun altındaki sebebi düzeltmek (örn. kırılma kusurunun veya şaşılığın vb.) ve iyi gözün kapatılıp tembel gözün çalışmasını sağlamaktır (Kapatma Oklüzyon Tedavisi). Ambliyopinin 8 yaşından sonra tedavisi mümkün değildir.

Ambliyopi (göz tembelliği) sıklıkla şaşılık nedeniyle de oluşabilir. Strabismusu (şaşılık) olan bir bebekte bir göz ileriye bakarken, diğeri içe veya dışa döner ya da yukarı ile aşağı bakar.

GÖZ KAYMALARI:

  • İçe Kaymalar (Esotropyalar)
  • Dışa Kaymalar (Ekzotropyalar – İntermitant Ekzotropiler)
  • Vertikal Kaymalar (Dikey eksendeki kaymalar)

Göz kaymaları sabit olabilir veya zaman zaman aralıklı da olabilir. Tek göz veya iki gözde birden olabilir. Yatay hareketleri sağlayan göz kaslarında veya dikey hareketleri sağlayan kaslarda hareket bozukluklarıyla oluşurlar. Normalde iki göz ileriye bakarken, her iki gözün retinalarının aynı noktalardan uyarılması gerekir veya görüntüden gelen sinyallerin, paralel iki gözün “retina korrespondans noktaları”nı uyarması gerekir. Kayan gözden gelen görme sinyalleri aynı noktada uyarı yapamayacağı için iki görüntü oluşacak ve “füzyon” mekanizması bu görüntüleri beyinde birleştiremeyecektir. Beyin çift görmeyi engellemek için kayan gözden gelen sinyalleri zamanla bir korunma refleksiyle silecektir (süpresyon). Bu gözün görmesi tembelleşecektir.

PTOSİS

Üst göz kapağının düşük olmasıdır. Çeşitli nedenlerle doğuştan veya sonradan oluşabilir. Üst kapağın gözü örtmesi veya gözbebeğini tam veya kısmen kapatmasıyla göz tembelliğine yol açabilir.

GÖZ ÖN YÜZEY HASTALIKLARI

Çocuklarda gözün ön yüzeyinin parlak ve saydam görünümde olması gerekir. Eğer gözün ön yüzeyinde bir bulanıklık veya özellikle gözbebeğinde bir beyazlık ya da leke görülürse, bunlar da görmeyi etkileyeceğinden, “ambliyopi”ye neden olabilirler. Gözbebeğinde bir beyazlık farkedilirse, “doğuştan katarakt” (Konjenital Katarakt ) veya “doğuştan retina hastalıkları”ndan (Retinoblastom – en sık görülen göz içi tümörü) şüphelenilmesi ve bu çocukların hızlı bir şekilde göz doktoruna gönderilmesi gerekir. Günümüzde modern katarakt cerrahisiyle bu bebekler başarıyla tedavi edilmektedir. Retinoblastomda da erken tanıyla bu bebeklere hayat kurtarıcı tedavi seçenekleri sunulmaktadır.

ÇOCUKLUK ÇAĞI GÖZ YARALANMALARINDAN KORUNMA

Her yıl binlerce çocuk oyun oynarken, spor yaparken, ev veya arabada birtakım kazalara maruz kalabilirler. Göze gelen çeşitli kimyasallar veya zararlı ışınlar yanıklara, travmalar da gözde künt veya delici yaralanmalara (glob perforasyonu gibi) yol açabilir. Gözün hasara uğraması veya göz kaybıyla körlük oluşması, çocuğun ilerideki hayatına, ruh sağlığına ve fiziksel gelişimine büyük zarar verecektir. Gözün fonksiyonel bir organ olması, aynı zamanda yüzde kozmetik bir özellik göstermesi, insan hayatındaki önemini daha da artırmaktadır. Bu yüzden çocukları her türlü kazadan uzak tutmak için onları gözümüz gibi korumalı ve çeşitli önlemler almalıyız. Oyun oynarken, spor yaparken uygun koruyucu gözlükler kullanarak, onları %90 oranında çeşitli göz yaralanmalarından ve zararlı ışınlardan korumak mümkündür.

 

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

D Vitamini Eksikliği ve Önemi

D Vitamini Neden Önemlidir?

D vitamini, deride kolesterolden köken alan kalsiyum ve fosfor metabolizması ile ilgili olan bir hormondur. Son 20 yılda D vitamini konusunda çok fazla çalışma yapılmış ve hayret verici bulgular elde edilmiştir. Bugün D vitamininin vücutta hemen hemen her organı etkilediğini biliyoruz.

  • D vitamini kas ve kemiklerin sağlığında çok önemli bir role sahiptir. Kalsiyum ve fosforun bağırsaklardan emilimine yardımcı olmakla beraber kemiklerin sağlığı üzerine de katkıda bulunur. Bu nedenle D vitamini kas ağrılarını, kemik ağrılarını, kronik yorgunluğu ve osteoporozu önleyebilmekte ve tedavi edebilmektedir.
  • D vitamini bağışıklık sisteminin normal fonksiyon görmesinde hayati bir role sahiptir.Bu nedenle D vitamini astım, romatoid artrit, Tip 1 diyabet, Crohn hastalığı ve Multiple Skleroz gibi immun bozuklukların önlenmesinde ve tedavisinde kullanılabilmektedir.
  • D vitamini normal ve kanserli hücrelerin büyümesini kontrol etmektedir. Böylece D vitamini özellikle kolon, prostat, pankreas ve meme kanserlerinin önlenmesinde ve tedavisinde önemli bir rol oynayabilmektedir.
  • D vitamini pankreasta insulin üreten hücrelerden insulin sentezini uyarmaktadır. Ayrıca insülin rezistansını azaltmaktadır. Bu nedenle tip 2 diyabetin önlenmesinde ve tedavisinde yardımcı olabilmektedir.
  • D vitamini ‘Renin-Anjiyotensin-Aldosteron Sistemini’ (RAAS) inhibe eder. RAAS fazla miktarda çalışırsa yüksek kan basıncına (hipertansiyon), böbrek hastalığına ve kalp yetmezliğine neden olmaktadır. D vitamini RAAS’ı inhibe etmekte ve böylece hipertansiyon, böbrek hastalığı ve kalp yetmezliğini önleyebilmektedir.
  • D vitamini RAAS’ı inhibe ederek, insülin rezistansını azaltarak ve kan damar duvarlarında kolesterolün yerleşimini önleyerek koroner kalp hastalığını önleyebilmektedir.
  • D vitamini derinin normal fonksiyonunu etkilemekte ve bu nedenle psöryazis (sedef hastalığı) gibi deri hastalıklarının tedavisinde yardımcı olabilmektedir.
  • D vitamini diş sağlığını etkilemekte ve bu nedenle birçok diş probleminin önlenmesinde önemli rol oynayabilmektedir.
  • D vitamini kişinin ruhsal durumunu etkilemekte ve bu nedenle depresyon gibi ruhsal bozuklukların önlenmesinde ve tedavisinde önemli bir rol oynayabilmektedir.

D Vitamini Hakkında Yanlış Bilinenler

D vitamini hakkında doğru zannedilen fakat yanlış bilinen birçok düşünce vardır. İşte bunlardan bazıları:

  • Ben süt içiyorum, dolayısıyla D vitaminim düşük olamaz.
  • Her gün multivitamin ve kalsiyum hapları alıyorum, dolayısıyla D vitamini yönünden bir problemim olamaz.
  • Ben sağlıklı besleniyorum, dolayısıyla D vitaminim yeterli olmalı.
  • Haftada iki defa dışarıda tenis oynuyorum. D vitaminim nasıl düşük olabilir?
  • D vitamini almak istemiyorum, çünkü D vitamini toksisitesi ile ilgili yazılar okudum, oldukça korkunç idi.
  • Günde en az 15 dakika güneş altında bulunuyorum, D vitaminim iyi olmalı.
  • Ben güneşli bir şehirde yaşıyorum, D vitaminim nasıl düşük olabilir.

Bu tür yorumları yapanlara basitçe kanlarında D vitamini düzeylerine bakılması söylendiğinde birçoğunda kan vitamin D düzeylerinin düşük olduğu gözlenmektedir.

D Vitamini Eksikliği Nasıl Anlaşılır?

D vitamini eksikliği basit bir kan testiyle kolayca belirlenebilmektedir. Eksikliğinin belirlenmesi durumunda doktorunuz uygun bir tedavi şekli önerecektir. D vitamininin vücudunuzda eksik olduğunu kendi kendinize anlayabilmeniz pek mümkün değildir. D vitamini eksikliğinin semptomları diğer rahatsızlık ve hastalıklarla karıştırılabileceğinden en kesin çözüm doktor muayenesi ile kan testi yaptırmaktır.

D Vitamini ve Güneş Işığı Bağlantısı

Başlıca doğal D vitamini kaynağı güneştir. Güneş ışığına bağlı olarak derinin D vitamini sentezlemesi ekvatordan uzaklığa, mevsime, gün içi saate, derinin rengine, aşırı şişmanlığa, yaşa, güneş kremlerinin kullanımına ve hava kirliliğine göre değişim göstermektedir. Öyle ki 70 yaşındaki bir insanın deriden vitamin D üretebilme şansı 20 yaşındaki bir insana kıyasla mevsimden bağımsız olarak (yaz veya kış olması farketmeksizin) 4 kat daha düşüktür. Güneşten yeterli D vitamini elde etmek için saat 10-15 arası kol ve bacakların açık olarak güneş altında önemli miktarlarda kalması gerekmektedir. Bu şekilde uzun süre güneş altında kalmak deri kanseri gelişme riskini arttırmaktadır. Güneşlenme olsa dahi vitamin D’nin vücuttaki düzeyleri, fizyolojik olarak fonksiyonlarını minimum düzeyde yerine getirebilmesi gereken miktara (arzu edilen düzey olan 30 mikrogram/L) ulaşamamaktadır. Yine 15 faktörlü bir güneş kremi yeterince uygulandığında vitamin D sentezini %99’a varan oranda azaltmaktadır.

Optimal D vitamini düzeyini elde etmenin en iyi yolu uygun bir şekilde güneşlenmek ve doktorunuzun önerileri doğrultusunda dışarıdan D vitamini desteği sağlamaktır. Yoğun klinik çalışmalar sonunda günlük önerilen D vitamini dozu 2000-6000 I.U (50-150 mikrogram) civarındadır. Kan D vitamini düzeyinin ise 30-80 mikrogram/L arasında olması arzu edilmektedir.Üç ayda bir kan D vitamini ve kalsiyum düzeylerine bakılarak optimum D vitamini düzeylerine ulaşıldığının kontrol edilmesi önerilmektedir.

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

Ayak Hastalıkları ve Diyabet Ayak

Vücudumuzun en önemli uzuvlarından biri olan ayaklar nasıl bakılmalı ve genellikle karşılaşılan ayak hastalıkları neler?

Diabetes Mellitus Tip 2

Gittikçe daha fazla insan Diabetes mellitus Tip 2 hastalığına yakalanmaktadır. Çok sayıda genç insan da bu hastalığa yakalanmaktadır. Hastalığın ciddi bir sonucu diyabetik ayak hastalığı olabilir. Bu erken teşhis edilmezse ve doğru tedavi uygulanmazsa, ciddi sorunlar meydana gelebilir.

Bu nedenle hiç bu kadar ilerlemesine izin vermeyin! Sağlığınız için ne kadar çok şey yaparsanız, bu hastalığınızın seyrini o denli olumlu etkileyecektir. Burada aşağıdaki noktalara dikkat edin:

Dengeli Beslenme: En iyisi bol taze ve sebze, tam tahıllı ürünlerden ve az hayvansal gıda maddelerinden oluşan bir kombinasyon seçin. Mümkün olduğunca yağsız ve şekersiz yemeye çalışın. Bol sıvı tüketin – en iyisi şekersiz!

Yeterli Hareket: Günlük hayatınıza daha fazla hareket katın ve bunu yavaş yavaş arttırın. Doktorunuza, hangi tür hareketlerin sizin için en iyi olduğu ve kendinizi ne kadar zorlayabileceğinizi sorun.

Vücut Ağırlığı: Dengeli bir beslenme ve yeterince hareket ile fazla kiloları kalıcı olarak verebilirsiniz. Günlük enerji ihtiyacından fazla yememek önemlidir. Bunu az yağlı, bol lifli besinler ve uygun porsiyonlarla elde edebilirsiniz.

Sigaraya Son: Yeni, dumansız bir yaşama başlayın. Doktorunuz size memnuniyetle destek olacaktır.

Düzenli İlaç Alımı: Kan şekeri düşürücü ilaçlar kullanıyorsanız, düzenli alıma dikkat edin.

Diyabet Eğitimi: Bir diyabet eğitimi çerçevesinde grup içerisinde diyabet ile ilgili tüm önemli bilgileri öğreneceksiniz, bu şekilde kendi sorumluluğunuzda ve bağımsız kararlar alabilirsiniz. Burada “Sağlıklı ayaklar” konusu da işlenmektedir.

Ayaklarınızı yılda bir kez doktora kontrol ettirin, çünkü hasarlar çoğu kez fark edilmeden ve ağrısız meydana gelmektedir.

Ayak Muayenesi Nasıl Yapılır?

Olası hasarları erken tespit etmek için düzenli tıbbi ayak muayenesi son derece önemlidir. Bu, ayak nabızları (kasıkta, dizardı kasında, iç ayak bileği kemiğinde ve ayak sırtında), titreşim hissetme (bir diyapazon ile), baskı hissetme ve sıcaklık hissetme kontrolünü içerir. Bu yılda bir kez gerçekleştirilmelidir. Gerekirse doktorunuz sizi bir diyabetik ayak servisine sevk edecektir.

Ne Gibi Ayak Hastalıkları Çıkabilir?

Ayak hastalıkları içinde diyabetik ayak kan dolaşımı bozuklukları ve/veya sinirlerin düşük iletkenliği nedeniyle meydana gelmektedir. Tehlike, sinir bozuklukları nedeniyle diyabetik ayak değişikliklerinin neredeyse ağrısız – ve bunun sonucunda fark edilmeden oluşabilmesidir. Bu nedenle ayaklarınızı düzenli olarak kontrol etmeniz önemlidir. Bunun dışında iyi bir kan şekeri ayarı önemlidir.

Kan Dolaşımı Bozuklukları

Kan taşıyan damarların (atardamarlar) daralması sonucunda kan beslemesi yetersiz kalabilir. Sonuçlar, damar daralmasının yerine ve gelişimine bağlıdır. Bunlar baldırda, uylukta veya basende meydana gelebilir.

Belirtileri:

* Soğuk ve solgun ayaklar
* Ayak parmağı uçları ve ayak kenarları mavi renkte
* Cilt solgun ve ince
* Yürürken baldır krampları ve baldır ağrıları
* Ayak parmağı uçlarının ve topuğun siyah renk alması (= başlayan ayak kangreni)
* Dururken şikayetlerin azalması – vitrin hastalığı olarak da bilinmektedir. (Bacaklarınız yürürken ağrıyana kadar beklemeyin, kaslarınızın beslemesi yetersiz olmaması için önceden durun.)

Sinir Bozuklukları

Sürekli artan bir kan şekeri seviyesi, sinir sisteminin işlevini olumsuz etkiler, çünkü bu en küçük kan damarları tarafından beslenmektedir. Özellikle ayaklardaki ve bacaklardaki sinir lifleri bundan etkilenmektedir.

Belirtileri:

* Sıcak ve aşırı kuru ayaklar
* Nasırlanmaya ve çatlamaya meyilli
* Sık sık tırnak ve cilt mantarı
* Başlayan karıncalanma ve parestezi
* Titreşim hissetme duygusunun azalması
* Baskı hissetme duygusunun azalması
* Hissizlik duygusu, güvenli yürümeme
* Yanıcı ağrılar ve sıcaklık hissi
* Özellikle geceleri ve dinlenirken
* Sıcaklık hissetme duygusunun azalması, bunun sonucunda yanma veya donma tehlikesi
* Ağrı hissetmeme veya az hissetme
* İçe kıvrık ayak parmağı veya pençe ayak parmağı oluşumu

Ülserler

Sinir işlevinin sınırlı olması nedeniyle ayak tabanlarına yanlış yüklenilmektedir ve bunun sonucunda daha fazla nasırlanmalar meydana gelmektedir. Bunların altında hematomlar oluşabilir ve bunlar en kötü durumda patlayıp açık ülserlere yol açabilir. Bunlar genişlerse ayak bölümlerinin kesilmesi gerekebilir. Fakat kan dolaşımı bozuklukları nedeniyle de, örn. ayak parmaklarında veya ön ayakta, ülserler oluşabilir.

Bu tehlikeyi önlemek için, kan dolaşımı ve/veya sinir bozuklukları ile ilgili bir teşhis konulduğunda profesyonel ayak bakımı tavsiye edilmektedir. Bununla ilgili daha ayrıntılı bilgileri Ayak bakımı bölümünde bulabilirsiniz.

Tüm bu komplikasyonlar yavaş ve yıllar içerisinde gelişir. İlk belirtiler zamanında fark edilirse, büyük sorunlar ve açık yerler meydana gelmeden müdahale edilebilir. Buna önemli katkıda bulunabilirsiniz! Ayaklarınızı düzenli ve tutarlı bir şekilde kendiniz kontrol ederek en küçük değişiklikleri ve yaralanmaları hızlı bir şekilde fark edebilir doğru reaksiyon gösterebilirsiniz.

Ayak Kontrolü için Yapmanız Gerekenler

* Kuru, çatlak ciltte bakım tedbirleri ve kremleme ile kendiniz düzelmeler elde edebilirsiniz.

* Terleme nedeniyle nemli ciltte ayakları günde birkaç kez yıkayın ve her gün temiz pamuk çoraplar giyin.

* Hafif nasır oluşumunda bunu bir ponzataşı ile giderin. Hiçbir zaman demir törpü veya nasır bandı kullanmayın!

* Aşırı nasır oluşumunda “Diyabetik ayak” eğitimi almış bir ayak bakımı uzmanında profesyonel ayak bakımı tavsiye edilmektedir. Bunu sonraki doktor ziyaretinde görüşün!

* Kabarcıklar, yaralar, yaralanmalar olması halinde steril yara pansumanları kullanmalı ve hemen doktora başvurmalısınız – ağrı hissetmeseniz de! Yara iyileşene kadar mümkün olduğunca az yürüyün. Gerekli işlerinizi özel, baskı azaltıcı ayakkabılarla yapın.

* Enfeksiyonlar genelde tablet halindeki antibiyotiklerle tedavi edilir. Bununla ilgili kararı sadece tedavi eden doktor almalıdır.

* Şişme, aşırı kızarma, ısınma, ağrı (iltihap belirtisi) durumunda hemen bir doktora başvurun!

* Ayak deformasyonlarında ve baskı noktalarında ortopedik ayakkabı ustası uygun ayakkabı iç tabanları ve ortopedik ayakkabılarla yardımcı olur.

* Tırnak mantarı şüphesinde gerekli cilt doktoruna başvurulmalı, doktor gerekirse tedaviyi başlatacaktır.

* Soğuk ayaklarda damar hasarlarının söz konusu olup olmadığı tıbbi olarak açıklığa kavuşturulmalıdır. En iyisi baskı yapmayan sıcak yün çoraplar giyin. Masajlar, sıcak/soğuk banyolar ve ayak jimnastiği faydalı olabilir! Asla sıcak ayak banyoları veya elektrikli ısıtıcılarla ayaklarınızı ısıtmaya çalışmayın. Sinir bozuklukları söz konusu ise bu ağır yanıklara yol açabilir! Sauna ziyaretlerine sadece doktor ile görüştükten sonra izin verilir.

Ayakların Günlük Bakımı

1) Her gün ayaklarınızı ılık suda (maks. 37° C) yıkayın, fakat 5 dakikadan uzun süre değil! Bu sırada hafif bir sabun kullanın.

2) Ayaklarınızı yumuşak bir havlu veya havlu kağıdı ile itinalı bir şekilde kurulayın. Bu sırada ayak parmağı boşluklarını unutmayın!

3) Nasırlanmalar ve deri sertleşmelerini sadece doğal bir ponzataşı ile, asla törpüler ve keskin bıçak uçlarıyla temizlemeyin! Fırçalar ve masaj eldivenleri cilt tahrişlerine yol açabilir.

4) Ayak tırnaklarınızı daima düz törpüleyin. Makas kullanmayın, aksi takdirde yaralanma tehlikesi yüksektir.

5) Nasırlar veya içe batmış tırnaklar söz konusu ise, bunların tıbbi ayak bakımı yapan bir uzman tarafından giderilmesini sağlayın!

6) Ayaklarınızı iyice kremleyin, fakat ayak parmağı boşluklarını kremlemeyin.

7) Asla yalın ayak yürümeyin, bu şekilde yaralanmalar önlenebilir.

8) Her gün çoraplarınızı değiştirin, kırışıksız oturmalarına dikkat edin! Yün veya pamuk oranı yüksek çoraplar tercih edilmelidir.

9) Ayaklarınızı, çorapları giymeden önce yabancı cisimlere karşı kontrol edin!

10) Ayakkabıların sıkmamasına dikkat edin!

Profesyonel Ayak Bakımı

Diyabet hastalarının ayak bakımında ve diğer tüm ayak hastalıkları konusunda hijyen ve temizlik son derece önemlidir. Ayak bakımı uzmanının daima dezenfekte edilmiş aletlerle çalışmasına dikkat edin. Nasır sadece zımparalama makineleri ile giderilir, cerrahi skalpeller veya diğer metalik nesnelerle değil.

Doğru Ayakkabı Çok Önemli

* Çok dar ayakkabılar ayak sorunlarının en sık sebebidir. Bu nedenle daima ayakkabıların tam oturmasına dikkat edin.

* İyi bir ayakkabı ayağınıza uzunluk, genişlik ve yükseklik açısından yeterince yer sunmaktadır. Ayakkabı sert bir tabana, düz bir topuğa, yumuşak bir üst malzemeye sahiptir. Ahşap pabuçlar, lastik çizmeler ve kalın dikişli ve zımbalı ayakkabılar uygun değildir.

* Ayakkabı alışverişine öğleden sonra gitmenizi tavsiye ediyoruz, çünkü ayaklar gün içerisinde çoğunlukla şişmektedir. Optimum ayakkabıları spor mağazasında da bulabilirsiniz, çünkü koşu ayakkabıları iyi oturan bir ayakkabının tüm şartlarını yerine getirmektedir.

* Daha önce bir ayak yaranız olduysa, özel ayakkabı üretimleri, örn. özel bir ayak yatağı ile, gerekli olabilir. Ayak deformasyonlarında veya ayak parmağı kesildiğinde çoğunlukla ortopedik özel yapım ayakkabılar gereklidir.

* (Bölünmüş) ayak iç tabanları, ayak yatakları veyaayak refleks bölgesi iç tabanlarını önleyin (baskı noktaları ve kabarcık oluşumu tehlikesi). Düğümlerle kan dolaşımını arttıran sağlık ayakkabılarını kullanmayın.

* Sadece iç tabanı düz deniz/havuz ayakkabıları kullanın!

* Ayakkabılarınızı giymeden önce yabancı cisimlere karşı inceleyin!

* Kapalı ayakkabılarda daima çorap giyin!

Günlük Ayak Egzersizleri


Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

Çok Ağlayan Bebekler Hakkında

Çok ağlayan bebek yakınması çocuk acil polikliniklerinde sık karşılaşılan ve anne-babayı endişelendiren bir durumken aynı zamanda nedenini merak ettirir. Hem de hekime dedektiflik görevinde genellikle “fail-i meçhul” dosyalar açıp kapattıran dolayısıyla hekim için de sıkıntı yaratan bir yakınmadır.

Bebeklerin tümü ağlar, kimi zaman şımardığından, kimi zaman kızdığından, korktuğundan, şaşırdığından, duygusal yönden umduğunu bulamamaktan, isteği anlaşılmadığından, canı sıkıldığından, dikkat çekmek için, uyuyamamaktan, acıktığından, susadığından ya da kimi zaman da sadece ağlamak canı istediği için ağlar. Tüm bunlar genellikle fiziksel sağlık açısından sorun oluşturmaz. Ancak bazen de bebek canı yandığı için, bir yerleri ağrıdığı için, konforsuz bir ortamda kaldığı için, kendini iyi hissetmediği için ya da hasta olduğu için ağlar. Bu durumlarda hekimin ağlayan bebeğin ağlama nedenini çok dikkatli bir öykü, fizik inceleme ve yakın gözlemle bulması ve tedavi etmesi gereklidir.

“Ağlayan bebek” tanımı geleneksel olarak Wessel ve arkadaşların tanımladığı gibi:
* Günde 3 saatten daha uzun süren,
* Haftada 3 günden daha fazla tekrarlayan,
* En az 3 haftadan daha uzun süren haykırır şekilde feryat-figan ağlayan ve ağlaması için bir neden bulunamayan bebekleri kapsamaktadır.

Buna karşın Çocuk acillerde sorun oluşturan “ağlayan bebek”ler Wessel ve arkadaşlarının yaptığı tanımlamaya her zaman uymayabilir. Tüm bu özelliklerin ortaya çıkması için en az 3 hafta geçmeli ve bu çocuk 3 hafta boyunca çıldırırcasına ağlamalı, dolayısıyla anne-baba 3 hafta boyunca bu sıkıntıyıüzüntüyü çekmeli ve hekim de anne-babanın bu stresine katlanabilmelidir. Günlük yaşantıda bu şartlar asla gerçekleşmeyeceği için anne-baba ve hekim çok daha önceden çözüm bulma yoluna gidecektir ve gitmelidir de. Zaten “ağlayan bebeği” olan annebabalar acillerde sağlık personeline karşı çoğu zaman dostça yaklaşmazlar, çocuklarının başına kötü bir hastalık gelecek endişesi ile birlikte geceleri uykusundan eden, dinlenme olanağı bırakmayan bebeklerine karşı olan olumsuz duygularını sağlık personeline yansıtmaktan kendilerini alıkoyamazlar. Bu durumlarda sağlık personeli bu anne-babalara karşı gerekli hoşgörü ve duyarlılığı göstermelidir.

Ağlama nöbetleri genellikle yaşamın 2-3. haftasında başlar, saatlerce sürebilir ve çoğunlukla ikindi zamanı, akşamları ve gece yarısına doğru görülme sıklığı artar. Ağlayan bebek yakınması çoğu zaman 3-4. aylarda azalarak 4. ay sonunda ortadan kalkmaktadır. Nöbetler sırasında bebek bacaklarını karnına doğru çeker ya da dimdik uzatır, yüzü kıpkırmızı olur, bazen morumsu bir renk alır, haykırırcasına ağlar, hiçbir şey sakinleştirmeye yardımcı olamaz, batın distansiyonu olur, barsak peristaltik sesleri artar ve gaz çıkışı olabilir.

Yaşam stresi, geçim sıkıntısı, anne-baba arasında doyurucu olmayan cinsellik, anne-baba arasında geçimsizlik, deneyimsiz anne-baba, kendine güvensizpanik anne-baba, gebelikte ve lohusalık döneminde anneye ait rahatsızlıklar olması, çocukla yeterince ilgili olmayan aile, sağlık personeline hoş olmayan duygular taşıyan aile, ilk çocuk olma, travmatik doğum öyküsü “ağlayan bebek” sorunu ile karşılaşan ailelerde en sık görülen risk faktörlerini oluşturmaktadır.

Ağlayan Bebek Yakınmasına Neden Olan Durumlar (Tablo 1):

A) Baş-Boyun Sebepleri
Meninjitis
Kafatası kırıkları /subdural hematoma
Ağızda yabancı cisim
Herpes stomatit, Herpanjina
Glokom
Gözde yabancı cisim (en çok kirpik)
Korneal abrazyon
Otitis media
Caffey’s hastalığı
Çocuk istismarı
Prenatal/perinatal kok aine maruziyeti

B) Mide-Barsak Sebepleri
Hava yutma (uygunsuz besleme/ gaz çıkartma yöntemleri)
Gastroenteritis b
İnvajinasyon, Volvulus , Apendisitis
Kabızlık
Anal fissür
İnek sütü proteini intoleransı
Laktoz intoleransı
Gastroözefageal reflü/özefajitis

C) Kalp-Damar-Akciğer Sebepleri
Konjestif kalp yetmezliği
Supraventriküler taşikardi
Aorta koarktasyonua
Pulmoner arterden sol pulmoner arterin çıkış anomalisi
Pnömoni

D) Boşaltım Sistemi Sebepleri
Testis torsi yonu
İnkarsere herni
İdrar yolu enfeksiyonu

E) Cilt Sebepleri
Yanık
Parmak, penis gibi çıkıntılı bölgelerin bir madde ile dolanması
Pişik, Dermatit
Böcek ısırması

F) Kas-İskelet Sebepleri
Çocuk istismarı
Düşmeye bağlı ekstremite kırıkları , Yumuşak doku hasarı
Septik Artrit/Osteomiyelit, Sellülit

G) Toksik/Metabolik Sebepler
İlaçlar: antihistaminikler, atropin ve türevleri , adrenerjikler, kokain (pasif alım dahil), aspirin, narkotik yoksunluk sendromu
Metabolik asidoz is, hipernatremi, hiponatremi, hipokalsemi, hipoglisemi
Boğmaca aşısı tepkileri

H) Çeşitli Diğer Sebepler
Kawasaki hastalığı
Yetersiz beslenme veya açlık
Diş çıkarma
Orak hücreli anemi krizi
Viral sendrom

Çok Ağlayan Bebek Durumunda Olası Sebebi Bulma Grafiği:

çok ağlayan bebek neden ağlar

Ağlayan bebeğe tanısal yaklaşımda annebabaya anlayışlı davranmak ve güven verici iletişim kurmak çok önemlidir. Eğer anne-babanın endişesi azaltılamazsa hekim hem bebekle hem de anne-babayla aynı anda ilgilenmek zorunda kalacaktır. Bebeği muayeneye başlamadan önce tamamen soymak zorunluluktur. Bu işlem yapılmadığı takdirde gözden kaçacak durumların olması kaçınılmazdır. Başlangıçta yaşamı tehdit eden en kötü olasılıklar akla getirilip, bunların elenmesine odaklanılmalıdır: menenjit, çocuk istismarı, volvulus, invajinasyon, inkarsere herni, metabolik bozukluklar, zehirlenme gibi… Ardından yaşamı daha az tehdit eden olasılıkları (otitis media, korneal abrazyon, gastroenteritis, anal fissür, hava yutma, diş çıkarma gibi…)dışlamaya yönelik incelemelere geçilmelidir. Diğer nedenlere (Tablo 1) yönelik araştırmalar da ihmal edilmemelidir.

Tanısal yaklaşım sırasında dikkat edilecek önemli noktalar şunlardır:
* Çocuk uyanık ve etrafla ilgili mi?
* Etrafla göz ilişkisi kuruyor mu?
* Oynamaya hevesli mi?
* Gülümsüyor mu?
* Solunumu normal mi?
* Tüm ekstremitelerini rahatlıkla oynatıyor mu?

Bu bilgiler henüz çocuğa dokunmadan önce yapılacak fizik muayenenin gözlem aşamasıdır. Bundan sonra:

* Tamamen elbisesi çıkartılmış bebekte cilt dikkatlice muayene edilir.
* Vücut tonusu normal mi?
* Emmesi güçlü mü?
* Ön fontanel boyutları, gergin ve/veya pulsatil mi?
* Vücutta herhangi bir travma izi var mı?
* Gözde kızarıklık, sulantı, çapak var mı?
* Göz kapakları yukarıya katlanıp muayene edildiğinde herhangi bir yabancı cisim var mı?
* Fluorescein ile göz muayenesinde korneada çizik veya herhangi bir hasar var mı?
* Göz dibi muayenesinde retinal hemoraji var mı?
* Kulakta akıntı var mı?
* Otoskopik muayenede patolojik bir bulgu var mı?
* Burunda akıntı var mı?
* Ağızda ve dişetlerinde şişlik, ülser, aft veya yara var mı?
* Solunum sıkıntısı var mı?
– Taşipne
– Çekilmeler
– Burun kanatlarının solunuma katılması
– Horultulu soluma
– Akciğerlerde dinleme bulgusu
* Kalpte üfürüm var mı?
* Batın hassas ve/veya distansiyonu var mı?
* Kol ve bacak muayenesinde hassasiyet var mı?
* El ve ayak parmaklarına sarılmış uzun bir kıl veya iplik parçası var mı?
* Eklemlerde şişlik, hassasiyet, ısı artışı, kızarıklık, hareket kısıtlılığı var mı?
* Rektal muayenede anal fissür veya anal darlık/web var mı?
* Pişik var mı?
* Herni, testis torsiyonu var mı?
* Penis veya klitorise sarılmış uzun bir kıl veya iplik parçası var mı?
* Zehirlenme bulgusu var mı?
* Tüm hastalardan idrar tetkiki muhakkak istenmelidir. Öykü ve fizik inceleme sonucu pozitif bulgulara rastlanıldığında gerekli testler istenmeli ve tedaviler uygulanmalıdır: Örneğin;
– Ateşi olan, letarjik ve bir türlü sakinleştirilemeyen çocuklarda yaşına uygun sepsis tetkikleri istenmelidir: Tam kan sayımı, elektrolitler, kan kültürü, idrar tetkiki ve idrar kültürü… Eğer 2 aylıktan küçükse lumbal ponksiyon göz önüne alınmalıdır.
– Eğer solunumsal yakınma ve bulguları varsa akciğer filmi istenmelidir.
– İdrar yolu enfeksiyonu veya gastrointestinal hastalığı olan çocuklar aralıklı olarak iyi görünüme sahip olmaları nedeniyle muayene sırasında ateşsiz ve genel görünüm olarak iyi olsalar dahi tam idrar tahlili ve gaita tahlili istenmelidir.
– Eğer çocuk istismarı veya kafa travmasından kuşkulanılıyorsa uzun kemik grafileri ve BBT istenmelidir.
* Bebeğin tırnakları uzun ise ya da yüzde tırnaklama izleri mevcutsa daha önce bahsedildiği gibi “korneal çizik” riski nedeniyle
* Fluorescein ile göz muayenesi muhakkak yapılmalıdır.
* Kalp ve dolaşımla ilgili herhangi bir kuşku oluşursa EKG çektirtilmelidir.
* İnvajinasyon kuşkusu varsa batın USG ve Baryumlu barsak filmi istenmelidir.

Genellikle öykü ve fizik inceleme sonrası herhangi bir pozitif muayene bulgusu olmamaktadır. Bu durumda bebek birkaç kez daha kontrole çağrılmalı ve fizik incelemesi yapılmalıdır. Öyküsünde tekrarlayan, inatçı ağlamaları devam ediyorsa, yaşına uygun yeterli kilo alımı (ortalama haftada 150-200 gr) varsa, tüm fizik muayeneleri normalse akla “gaz sancısı (kolik)” gelmelidir. Ancak bu tanıyı koymadan önce altta yatan bir hastalık olasılığını kesin olarak elemek gereklidir. Tedavide kullanılan simetikon’un yararı gösterilememiştir. Metilskopolamin ve disiklomin yararlı olmadığı gibi zararlı etkileri ortaya çıkabilir. Anneye hipoallerjenik diyet konusu halen araştırma aşamasındadır. Bitkisel çaylar olasılıkla yararlı olabilir. Tamamlayıcı tıp yöntemlerinden şiropraktik manipülasyonlar uzman kişilerin yönetiminde yapılırsa yararlı olabilmektedir. Anne-babaya her beslenmeden sonra “gaz çıkartma” yöntemleri anlatılmalı, bebeğe sabırla yaklaşılması gerektiği anlatılmalıdır. Bazı çocuklar aşırı uyarı ve ilgi sonucu ağlama nöbetlerine girebilmektedir. Bu nedenle 20-30 dk. susturulamayan bebekler sessiz, loş ışıklı bir odada yatağa yatırılarak çevresel uyarılardan uzaklaştırılması yararlı olabilmektedir.

Eğer bebek hem anne sütü hem de biberonla beslenen bir çocuksa “inek sütü alerjisi” akla getirilmelidir. Bu bebeklerde “beslenmeden sonra kusma”, kanlı veya mukuslu ishal, kilo kaybı (genellikle günde ortalama 30 gr.dan daha az kaybeder), atopik hastalık (genellikle egzema) ve soygeçmişinde “inek sütü alerjisi” öyküsü bulunabilir. Bu bulgulardan bir veya daha fazlası mevcutsa “inek sütü alerjisi” olasılığı artmaktadır. Bu bebeklerde soya proteini alerjisi de %50 olasılıkla bulunmaktadır. Buna rağmen tedavide inek sütü bazlı yiyecekleri diyetten çıkarıp öncelikle soya bazlı yiyecekler denenmelidir. Yararlı olmazsa ya da alerji gelişirse ikinci basamak tedavi olarak kısmi hidrolize mamalara (Pepti Junior gibi) geçilmeli, üçüncü basamak olarak aminoasit bazlı (Neocate, Elecare gibi) mamalar kullanılmalıdır. Yeni diyete yanıtın genellikle 2 hafta içinde alınması beklenmektedir.

Günde 5 defadan daha fazla kusan ve beslenme zorluğu olan çocuklarda “gastroözefageal reflü” tanısı da dışlanmalıdır. Gastroözefageal reflü düşünülen bebeklerde 30 o açıyla baş ve gövde yüksekte yatırılmalı, her beslenmeden sonra hemen yatırılmamalı ve hoplatarak-zıplatarak sarsıcı bir şekilde oynanmamalıdır. Antiasit (Gaviscon, Mylanta benzeri) kullanımı özellikle 4 aydan küçük bebeklerde sodyum yüklenmesine neden olma olasılığı nedeniyle önerilmemektedir. Ranitidin, omeprazol gibi antireflü tedavileri yapılan çalışmalarda plaseboya üstün bulunamamıştır. Ancak sık kusması olan ve beslenmesi sorunlu hastalarda kullanılması düşünülebilir.

Sulu, köpüklü gaita yapan, gaita pH’sı asidik olan, asidik gaitaya bağlı perianal ekskoriyasyonları bulunan ve gaitada redüktan madde (+) hastalarda ise “laktoz intoleransı” akla getirilmelidir. Tedavide biberonla beslenen çocuklarda laktozsuz diyet denenebilir, 1-2 hafta içinde olumlu bir yanıt alınması beklenmektedir. Anne sütü ile beslenen bebeklerde ise anneden sağılmış süt içine “laktaz içeren damla” ilaçlar veya laktaz tabletler kırılıp küçük miktarlarda (üretici firmanın önerisine uygun olarak) anne sütü ile beslenmeden önce verilebilir.

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

Deterjanlar Hakkında Dikkat Edilmesi Gerekenler

Evimizde ve iş yerlerinde sıkça kullandığımız deterjanlar hakkında dikkat edilmesi ve bilinmesi gerekenleri kısa bir yazıda topladık.

Petro-Kimya ürünlerinden elde edilen, temizleme ve arıtma gibi işlemlerde kullanılan, toz, sıvı ya da krem şeklinde olabilen kimyasal maddelerdir. Deterjan Deterjan, kir sökücü anlamına gelmektedir ve sabun dışındaki temizleyicilerin tümü deterjan sınıfına girmektedir.

Günümüzden 4000 yıl öncesine ait eski Mısır kitabelerinde çamaşır yıkama işlemi anlatılmaktadır. Yıkama işleminde kullanılan en temel yüzey aktif madde olan sabunun ilk olarak ne zaman kullanıldığı belli değildir. Pompei şehri kalıntılarında sabun kalıpları bulunması sabunun tarihinin de hayli eski olduğunu göstermektedir. Temizlik maddelerinin gerçek gelişimi 19. yüzyılda sabunun bir yağ asidi tuzu olduğunun anlaşılması ile başlar. İlk modern deterjan 1907 yılında piyasaya çıkan PERSİLdir. Bu üründe yüzey aktif madde olarak sabun, su yumuşatıcı olarak soda, alkali olarak silikat ve dolgu olarak da sodyum sülfat bulunuyordu. Deterjan sanayinde en önemli değişiklik 1950 de dodesil benzen sülfonat’ın (DDBS) kullanıma sunulması ile yaşandı. Bu madde çok yüksek bir performansa sahipti ve bu sayede uzun yıllar deterjan formüllerinin omurgasını oluşturdu. DDBS’ın kötü bozunurluğunun yarattığı çevresel problemler 60’lı yıllarda lineer alkilbenzen sülfonat kullanımına geçilmesi ile aşıldı. Bu yıllarda iyi kir gevşetme-sökme yeteneği olan noniyonik yüzey aktif maddeler ve protein sökücü enzimler formüllere girdi.

Deterjan Seçiminde Dikkat Edilmesi Gerekenler

• Deterjan seçimi, temizlenecek yüzeye ve uzaklaştırılması istenen materyale göre değişebilir.
• Örneğin, süt, sebze ve meyve işleyen bir fabrikanın günlük temizliğinde genellikle ılımlı alkali temizlik çözeltileri kullanılır.
• Et ve ürünlerinin üretildiği işletmelerde ise, yüzeye iyice yapışıp kalmış, kurumuş kalıntılar varsa, daha kuvvetli bir alkali temizlik maddesi kullanılır.
• Su sertliğinden oluşmuş kalıntıların temizlenmesinde orta kuvvetli asit temizlik madde karışımları kullanılmalıdır.
• Temizlenecek yüzeyde fazla yağlı maddeler bulunuyorsa, yüzey aktif bileşikler içeren deterjanlar kullanılmalıdır.

Deterjanların Kötü Etkileri

1) Deterjan artıklarının kanalizasyon yolu ile nehir ve göl sularını kirletmesidir Konsantrasyon arttıkça köpüklenme artar. Yüzey aktif maddelerin biyolojik parçalanmaya dayanıklı olması veya parçalanma hızının çok yavaş olması bir taraftan köpük miktarının çoğalmasına, diğer taraftan içme ve kullanma sularına sızan konsantrasyonun artmasına neden olur. Bu deterjanların kanalizasyonlara karışmaları sırasında oluşan trihalometan ve benzeri kimyasallar ortamdaki yararlı bakteri ve organizmalarında ölmesine sebep olmaktadır. Yapılan çalışmalarda, bu sularda yaşayan canlılarda biyokimyasal değişiklikler ve metabolik bozukluklar saptanmıştır.
2) Deterjanların cilt üzerine zararlı etkileri vardır. Yüzey aktif madde deriyle temas ettiğinde, derinin yağını alarak kurumasına, çatlamasına ve hassas kişilerde dermatite neden olmaktadır. Toz deterjanlara %50 oranında katılan soda, deterjanın tahriş etkisini artırmaktadır. Özellikle egzama tarzındaki dermatitler zamanla mikrop üremesi için çok uygun bir ortam yaratarak çeşitli enfeksiyonlara, mantar hastalıklarına ve lenf yolu hastalıklarına yol açabilir.
3) Kokulu deterjanlar (tuz ruhu, kezzap, çamaşır suyu gibi maddeler) akciğer hastalıklarına ve barsak kanserine yol açar. Deterjan katkı maddelerinden bazılarının imalat işçilerinde astıma ve nonspesifik bronşial rahatsızlıklara neden olduğu gösterilmiştir.
4) Deterjanların çoğunda çok miktarda fosfat ve klor vardır. Bunların yutulması veya solunması çok ciddi sorunlara yol açabilir. Bu yüzden bulaşıklar iyice durulanmalıdır. Ayrıca iyi bir durulama yapılmazsa deterjan kalıntıları kalacak ve daha sonra bu kaplara konacak yiyeceklere kimyasal geçişi olacaktır. Bulaşık yıkarken, sıcak veya ılık suyun etkisiyle buharlaşan klor gözlerin yanmasına, solumada zorluk, başın ağrıması gibi etkiler yapar.
5) Fosfat mavi yeşil alg oluşumunun temel nedenidir. Denizlerde, akarsularda ve göllerde en belirgin kirlenme sebebi mavi yeşil alg sayısındaki artıştır (ötrofikasyon). İzmir Körfezi, Köyceğiz Körfezi fosfat kaynaklı kirlenmenin ve ötrofikasyonun örnekleridir.

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz:

Reflü Neden Olur ve Reflü’de Beslenme Önerileri

Reflü, mide içeriğinin yemek borusu içine kaçması sonucunda özefagus mukozasının tahriş olması ve mukozada önce ödem, daha sonra da ülser ve darlık oluşmasıdır. Özellikle özefagusun alt bölümünde oluşur. Reflü özefajit her 10 kişiden 4’ünde görülür. Normalde birçok kimsede yemek sonrası 10-15 kez reflü görülebilir. Ancak bu bazı durumlarda hastalığa neden olur. En tipik belirtisi yemekten 30-60 dakika sonra oluşan ve uzanıp yatmakla başlayan veya artan yanmadır.

Reflü Özefajitin Oluşum Nedenleri;
* Yemek borusunun alt ucundaki kapak fonksiyonlarının bozuk olması
* Mide fıtığının olması
* Mideden yemek borusuna olan kaçağa karşı olan koruyucu mekanizmaların bozulması
* Artmış mide asit salınımı,
* Mide boşalmasında gecikme,
* Midenin aşırı dolgun ve gergin olması
* Kullanılan bazı ilaçlar

Komplikasyonları;
* Aspirasyon
* Gizli, açık kanama, anemi
* Özafajit
* Barret ülseri
* Striktür
* Malignite

Reflü Özefajitis’te Beslenme Tedavisi ve Genel Öneriler
* Şişmanlık özefajitisle birlikte olan veya uyarıcı bir faktör olduğu için enerji kısıtlanarak hastanın ideal vücut ağırlığına ulaşması sağlanır.
* Günde en az 3 öğün düzenli yemek yenmelidir.
* Yatmadan önce yemek yeme alışkanlığından vazgeçilmelidir.
* Koyu çay, kahve, karbonatlı içecekler, domates, asitli meyve suları, acı baharatlar diyetten çıkarılmalıdır.
* Alt özafajiyal kapak basıncını arttırmak için; proteinden zengin besinler ve yağlı besinler arttırılır.
* Yemek hacmini azaltmak için yemeklerde sıvı alımı azaltılıp, sıvı alımı öğün aralarına kaydırılır.
* Kızartmalar, kavurmalar, çok sıcak veya çok soğuk besinler yenilmemelidir.
* Karın içi basıncı arttıran, sıkı kemer, korse gibi uygulamalardan kaçınılmalıdır.
* Yemekten sonra yatmaktan kaçınılması gerekir.
* Yatılan yatağın başının 15-25 cm yükseltilmesi, gece uykudayken, yemek borusuna kaçmış olan mide içeriğinin yer çekimi etkisiyle geriye dönmesini kolaylaştırır.
* Alt özefagus basıncını azalttığı için alkol kullanılmamalıdır.
* Tok karnına egzersiz yapılmamalıdır.

Yazıyı beğendiyseniz paylaşabilirsiniz: